Uncategorized

ThetaHealing Akyaka Temel DNA Eğitimi

Thetahealing TEMEL DNA EĞİTİMİ Kopyası Kopyası

Thetahealing® Temel (Basic) DNA Eğitimi

Eğitmen: Gülden Çakır Soylu

Tarih: 25-26-27 Ekim 2019

Yer: Akyaka, Muğla

İletişim: 0 532 352 50 57

1994 yılında Vianna Stibal tarafından bulunan ve halen gelişmeye devam eden ThetaHealing® tekniği dünya üzerindeki en güçlü enerji-şifa tekniklerinden biri.

Ruhsal, bedensel ve zihinsel bir teknik. Yalnızca ruh, beden ve zihni bir araya getirmekle kalmıyor, aynı zamanda görüneni görünmeyenle, bilimselliği sezgisellikle, modern tıbbı hastalıkların altında yatan zihinsel nedenlerle birleştiriyor.

İsmini “theta” frekansından yani derin hipnozda beynin yaydığı frekanstan alıyor. “Healing” ise “iyileştirmek, şifalandırmak” anlamına geliyor. Eskiden beynin teta frekansına sadece uyku halinde çıkılacağı düşünülürken şimdilerde bu frekansa zihin uyanıkken de geçilebileceği biliniyor. ThetaHealing temel DNA eğitimini tamamladığınızda teta durumuna birkaç dakikadan kısa bir sürede geçmeyi öğreniyorsunuz.

Bu bilinç durumunda her şeyi anında yaratabilir ve değiştirebilirsiniz. En önemlisi de bilinç altınızda kodlanmış yanlış inançları değiştirmeyi deneyimlersiniz. Bu eğitimden sonra bir anlamda kendi kendinizin terapisti olacaksınız. Tekniği kendinize ve başkalarına da uygulayabileceksiniz. Unutmayın, siz değiştikçe gezegen de değişiyor.

Bu eğitimde ayrıca DNA aktivasyonu, sezgisel beden taraması, gelecek okuması, koruyucu meleklerle iletişim kurma, birlikte şifa yapma ve doğru sorular sorarak kökte yatan negatif inançlara ulaşma ve bilinçaltının bilmediği hisleri kendinize ve başkalarına yüklemeyi öğreneceksiniz.

Eğitimin içeriği:

  • Şifa ve Okumaların Genel Hatları
  • Thetahealing® Tekniği
  • İnanç Çalışması – Dört Seviyede İnançlar
  • His Çalışması
  • Kazma Çalışması
  • Yedi Varoluş Seviyesi
  • Ruh Eşi Yaratımı
  • Yaratım
  • Gelecek Okuması
  • DNA Aktivasyonu
  • Uygulamalar

Katılım için herhangi bir ön koşul yoktur. Eğitim sonunda tüm dünyada geçerliliği olan ThetaHealing® Institute Of Knowledge Sertifikası verilir ve sertifika sahipleri ThetaHealing® sayfasında yer alır.

Gülden Çakır Soylu Kimdir?

1980 doğumlu, İzmirli yazar ve senaryo yazarı. Aile Danışmanı, CİSED Psikoterapi. 2007’den bu yana enerjiye dayalı şifa sistemleri üzerine çalışıyor.

THInK® Practitioner

THInK® Instructor

sezgiselterapiler.com

Psikoloji, Psikoterapi

İçe bakışın gizemi

dream-3871214_960_720
Tatiller, yazlık yerler, su kenarları, mola verilen mekanlar iyi gözlem yerleridir. İlk etapta bilinçsizce, çabasızca ve akışta gözlemlerim insanları, anne-babaları, çocukları… Eskiden bir sosyolog-senarist bakışıyla -hikayelerin peşinde- izlerdim insanları, şimdi daha ziyade psikolojik, terapötik bir bakışla yapıyorum bunu. “Gerçek yok, yorum var” diyor Nietzsche. Ben de “dışarıyı anlamak için içeriyi anla” diyorum. Her bilgi, her gözlem içsel referanslarımızla geliyor bize. İnsan ruhunu anlamak için önce kendi içime bakıyorum. Senaryo yazarken de kullanırım bu tekniği. Anılar kütüphanemden benzer bir olayı bulup çıkarır, bu empatiyle yaklaşırım durumlara, kişilere. Bunu bilmeden, içgüdüsel olarak yapıyormuşum; daha sonradan öğrendim ki terapide H. Kohut yaklaşımıymış bu. Kohutçu bakışa göre yaralı bir terapistten daha iyi bir şifacı oluyor.
Bu uzun tatilde önüme çıkan mutsuz anneler yazdırıyor bana bu yazıyı. Gözlemlediğim şu: Herhangi bir terapi sürecinden (ya da bir kendini tanıma, bilinçaltı dönüşüm, psiko-enerji teknikleri, yoga-beden farkındalığı gibi araçlardan… ) geçmemiş kişilerde travmalar tekrar ediyor. Freud buna geçmişin tekrar etme zorlantısı diyor. Bir çocuk pre-ödipal ya da ödipal dönemde, yani 0-7 yaş sürecinde duygularını içine atarsa bu tekrara dönüşüyor.  Hem de ne tekrar… Sisifos’un laneti gibi, dev bir kayayı hayat boyunca dağın zirvesine taşımak zorunda kalabiliyorsunuz. Peki geçmişin tekrarı ne zaman ortaya çıkıyor? Bakın burası çok hayati… Şu üç olayda ortaya çıkıyor 1) Evlendiğinizde 2) Çocuk sahibi olduğunuzda 3) Anne-baba kaybında veya onların kanser gibi önemli bir rahatsızlıkları olduğunda..
SISIFOS
Sisifos’un laneti
Çalışmalarımızda sıklıkla bana sorulan “neden ben?”, “neden böyle oluyor?” “neden şimdi?” sorusunun yanıtı bu. Çünkü böyle programlanmışız. Bütün hayatımız anne-baba-kardeş travmalarının tekrarından ibaret. Freudyen kuram da bunu söylyor nesne ilişkileri kuramı da… Bu üç önemli dönüm noktası -hadi saatli bomba kadar sert bir benzetme yapmayalım ama- kurulu bir çalar saat gibi içimizde bir yerlerde zilini çalmayı bekliyor.
Siz kendi travmanızı çözmezseniz bu çocuğunuza geçiyor. Anne olunca depresyona giriyorsunuz, evlenince kilo almaya başlıyorsunuz veya ebeveyniniz hastalandığında cinsel işlev bozukluklarına kadar giden sorunlar yaşıyorsunuz. Benim kendi zilim evlendiğimde çalmıştı, mutlu bir evlilik yapmama rağmen, o ana kadar bildiğim tüm dünya yıkılmıştı, başta Thetahealing olmak üzere diğer psiko-enerji araçlarıyla, sonra da psikoterapi eğitimimle yeniden inşa ettim dünyamı. Hala da bu inşa süreci devam ediyor. Bunun bir yolculuk olduğunu unutmayalım. Peki tüm bunların anlamı ne? Neden travmalar biz evlendiğimizde, çocuk sahibi olduğumuzda ya da anne babamız hastalandığında ortaya çıkıyor? Travmayı çöz diyor aslında hayat bize. Travmayı çöz ve özgürleş. Cem Keçe hocamın söylediği gibi “kadere boyun eğersin; yazgıyı değiştirebilirsin.” O, “yazgı” kavramını travmalarla tekrar eden döngüler olarak kullanıyor burada. O yüzden çocuklarınızı oyun terapisine götürmelisiniz diyor. Kendilerini ve duygularını ifade etsinler ki geleceklerine içlerinde gömülü mumyalar taşımasınlar.
library-68633_960_720
Psikoterapide sık sık değindiğimiz gibi üç doğum var. Birincisi içine doğduğumuz anne baba, ikincisi evlilik, üçüncüsü ise terapi odası… “İlk iki doğumu kaçırdık, en azından şu üçüncü doğum fırsatını kaçırmayalım” demişti hocam. Gerçekten de terapiden geçenlerin görünür bir farkı oluyor. İçgörüleri daha gelişmiş oluyor. İçe bakış her zaman geriye bakıştır” diyen Sarte ne güzel ifade etmiş… İçe dönüşleriniz bol olsun.
Bilinçaltı, ThetaHealing

Yaz bitmeden ThetaHealing ile tanışın

Thetahealing TEMEL DNA EĞİTİMİ Kopyası Kopyası Kopyası

Yaz bitmeden kendine bir katkı yapmak isteyenleri eğitimimize bekliyorum. 30-31 Ağustos – 1 Eylül tarihlerinde Çeşme’deyiz. Katılım için herhangi bir şart yoktur.

Hayatınızı Yeniden Yaratın…

1994 yılında Vianna Stibal tarafından bulunan ve halen gelişmeye devam eden ThetaHealing® tekniği dünya üzerindeki en güçlü enerji-şifa tekniklerinden biri.

Ruhsal, bedensel ve zihinsel bir teknik. Yalnızca ruh, beden ve zihni bir araya getirmekle kalmıyor, aynı zamanda görüneni görünmeyenle, bilimselliği sezgisellikle, modern tıbbı hastalıkların altında yatan zihinsel nedenlerle birleştiriyor.

İsmini “theta” frekansından yani derin hipnozda beynin yaydığı frekanstan alıyor. “Healing” ise “iyileştirmek, şifalandırmak” anlamına geliyor. Eskiden beynin teta frekansına sadece uyku halinde çıkılacağı düşünülürken şimdilerde bu frekansa zihin uyanıkken de geçilebileceği biliniyor. ThetaHealing temel DNA eğitimini tamamladığınızda teta durumuna birkaç dakikadan kısa bir sürede geçmeyi öğreniyorsunuz.

Bu bilinç durumunda her şeyi anında yaratabilir ve değiştirebilirsiniz. En önemlisi de bilinç altınızda kodlanmış yanlış inançları değiştirmeyi deneyimlersiniz. Bu eğitimden sonra bir anlamda kendi kendinizin terapisti olacaksınız. Tekniği kendinize ve başkalarına da uygulayabileceksiniz. Unutmayın, siz değiştikçe gezegen de değişiyor.

Bu eğitimde ayrıca DNA aktivasyonu, sezgisel beden taraması, gelecek okuması, koruyucu meleklerle iletişim kurma, birlikte şifa yapma ve doğru sorular sorarak kökte yatan negatif inançlara ulaşma ve bilinçaltının bilmediği hisleri kendinize ve başkalarına yüklemeyi öğreneceksiniz.

Eğitimin içeriği:

  • Şifa ve Okumaların Genel Hatları
  • Thetahealing® Tekniği
  • İnanç Çalışması – Dört Seviyede İnançlar
  • His Çalışması
  • Kazma Çalışması
  • Yedi Varoluş Seviyesi
  • Ruh Eşi Yaratımı
  • Yaratım
  • Gelecek Okuması
  • DNA Aktivasyonu
  • Uygulamalar

İletişim: 05323525057

 

Psikoloji

Plajlara başka bir bakış…

photo-1557871857-4b140ee1956b

Bir tatil kasabasında sıcak bir haziran günü… Sezon henüz tam olarak başlamamış, plajlar henüz dolmamış. Az sonra elinde tripodu ve telefonuyla güzel, bakımlı, saçları yapılı genç bir kadın giriyor kadrajıma. Üzerinde uçuş uçuş bir plaj elbisesi… Modaya uygun bir hasır şapka ve hasır bir de çanta takmış… Önce denizin fotoğrafını çekecek zannediyorum. İskelede kamerasını kurup salına salına yürüyormuş gibi yaparak kendini çektiğini anlamam uzun sürmüyor. Rüzgar elbisesini dalgalandırıyor. Güneş, deniz ve rüzgar da eşlik ediyor ona… Güzel kareler yakaladığını tahmin edebiliyorum. Buraya kadar her şey normal. Muhtemelen bir “influencer” ya da instagramda moda sayfası olan bir kişi. İşinde uzman görünüyor, zaten bu bahsettiğim çekim yarım dakika bile sürmüyor. Devamında bir koşturmaca başlıyor. Genç kadın gidip kostümünü değiştiriyor. Yine çok şık, transparan bir plaj elbisesi ve onunla uyumlu bikinisini, terliğini..vs giyiyor. Bu kez ekip arkadaşı çekiyor fotoğraflarını. Hamakta yatıyormuş gibi yapıyor, denize iskeleden elini uzatıyormuş gibi, güneşleniyormuş gibi… Ama bunların hiçbirini aslında yapmıyor. Bu dediklerim de en fazla bir iki dakika içinde tamamlanıyor ve saniyeler içinde çekip gidiyorlar. Şimdi burada bir tuhaflık yok mu? Yaşamış gibi yapmakla yaşadığın bir anın tadını çıkarırken o anı kalıcılaştırmak arasında bir fark yok mu?

Amacım asla intagram, facebook, pinterest gibi sosyal medya uygulamaları üzerinden iş modeli yaratanlara ya da içerik üreticilerine sataşmak değil… Onların içinde de güzel hikaye anlatıcıları var. Günümüzün hikaye anlatıcıları onlar bence. Ama dedim ya… Örneklerini giderek artan şekilde gördüğümüz bu tarzın hikaye anlatıcılığıyla yakından uzaktan bir ilgisi yok… Çünkü ortada bir hikaye yok. Ortada çok mekanik, robotumsu, bir çırpıda yapılıp edilen bir şey, yalan bir dünya var.

Bu fotoğrafları sayfasına koyup da yaşamış gibi anlatıyorsa ve birtakım gençler buna özeniyorsa hakikaten burada bir sorun var bence. Şahsen ben de bu tarz çekimlerde bir parça da olsa gerçeklik vardır diye düşünenlerdendim. Neyse ki bu konuda yazanlar da arttı. Özellikle işin içinde olup, o dünyanın içindeki ikiyüzlülüğü anlatanlar var. İşini samimiyetle yaptığını düşündüğüm içerik üreticilerinden Gözde Tezer bir paylaşımında, ilki uygulama ile rötuşlanmış ikincisi ise doğal halini gösteren iki fotoğraf paylaşıp, “eskiden olanı paylaşırdık, şimdi olması gerekeni paylaşıyoruz” diyor. Araştırmalara göre instagram gençleri en depresif hissettiren sosyal medya alanıymış. Çocuğuna bile fotoşop yapanların olduğunu söylüyor Tezer.

photo-1543604597-abe579d7bbd4

Buradan yola çıkarak biraz araştırma yapıyorum. Çünkü bu bir toplumsal değişim bence. Kadın imgesinin metalaştırılması zaten çok eskiye dayanan bir konu. Cosmopolitan gibi kadın dergileriyle başlayan süreç, reklamlarla promote edildi, sonra dizilere sonra da dijital mecraya (bir anlamda zihinlerimize) sirayet etti. Okuduğum araştırmalardan birinde sosyal medyanın yoğun kullanımının ileride yalnızlığa ve depresyona yol açtığına dair bulgulardan söz ediliyordu. İki Alman üniversitesinin araştırmalarına göre ise, başka kullanıcıların profillerini pasif bir şekilde takip eden birçok kişi, özellikle de tatil fotoğraflarına bakarken kıskançlık ve kin duyguları besliyormuş.

Hepimizin “persona”ları var. Persona (maske) Carl Gustav Jung’a göre bireyin dış dünya ile ilişkilerinde uyum sağlaması ya da başa çıkabilmesini sağlayan sistemin adıdır. Persona, çocukluk yıllarında ebeveynlerin beklentilerine uygun davranma ihtiyacından doğup gelişir. Persona aynı zamanda başkalarına nasıl görünmek istediğimizi de ifade eder. Bu bağlamda herkes belli bir ölçüde persona geliştirir, bu bizim ruhsallığımızın bir parçası. Geliştiremezsek zaten huzursuz, kaba, saldırgan olma ihtimallerimiz artar. Ancak personanın aşırı gelişmiş olması da kişiyi kendi kendine yabancılaştırır. Yani gerçek kimliğin ile topluma yansıtmaya çalıştığın personan arasındaki mesafe açılırsa kendinden uzaklaşırsın. İşte burada sorunlar başlar. Üstelik bir insanın samimi olup olmadığını anlamak temel duyularımız dışında psişik bir algılama olduğu için aslında hepimiz gün içerisinde bu ölçümleri sayısız kez yapıyoruz.

Lacan gerçeklikle ilgili üç düzey tanımlıyor. Hakiki, imgesel ve simgesel olarak kodlanan. İmgesel düzeyin hakikinin önünde kodlandığı durum gerçek algımızın da manipüle edilmeye başlandığı an ki; eyvah evyah…

Elbette en başta içine doğduğumuz ailemizin, sonra okuduğumuz okulun, hatta ilkokul öğretmenimizin, içinde yetiştiğimiz toplumun kısacası personamızın bir tasarımıyız. Hepimiz bir tasarımız… Yeter ki bu tasarım öze gölge düşürmesin…

 

 

 

Psikoloji

Bağlanma Stillerimiz: Kediler Üzerinden Antromorfik Bir Okuma

Uyuma şekillerine göre yapılan karakter analizlerini bilirsiniz. Bir insanın alışkanlık olarak yüzükoyun, sırt üstü veya cenin pozisyonunda yatması onun karakteri hakkında bazı bilgiler verebilir bize. Ben de benzer bir esinlenmeyle evimizin tatlı sakinlerinin uyuma pozisyonlarının verdiği ilhamla psikolojinin önemli kuramlarından biri olan bağlanma stillerinden bahsedeceğim.

Processed with MOLDIV

Bebeklik dönemi yani 0-2 yaş aralığı bir çocuğun fiziksel, zihinsel ve duygusal yönden en hızlı geliştiği dönem. Kuramcı John Bowlby’ye göre anne ve bebek arasında bu yıllardan gelişen bağlanmanın türü sağlıklı ruhsallığın en temel belirleyicisi. Bu yıllarda anne ile kurulan bağ, çocuğun kişiliğinin önemli bir parçasını oluşturuyor ve bu özellikler hayat boyu neredeyse değişime karşı direnç gösteriyor.

Burada “anne” kavramı yalnızca biyolojik anne değil, bakım veren her kişi anlamına geliyor. Baba, büyükanne, bakıcı da rahatlıkla “anne” rolünü üstlenebilir yani. En temel şekliyle “anne”, bakım verme, emzirme, temizlik, giydirme, dokunarak sevgi verme ve oyun oynama gibi işlevleri yerine getirir. Bunlardan birinde ya da birkaçında sorun olduğunda anne ve bebek arasındaki güvenli bağlanma zedelenebilir.

Bowlby’ye göre bağlanma, anne ile doyum ve zevkin olduğu, sıcak, yakın ve sürekli bir ilişki olduğu zaman oluşuyor. Şimdi tek tek bu bağlanma stillerine ve insan yaşamındaki yansımalarına bakalım. Tabii ki konu mankenlerimiz üzerinden…

Güvenli Bağlanma/Kendine Güvenen İnsan/“OSMAN”: Annesiyle güvenli bağlanma yaşayan kişiler hem kendilerini hem başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yani her şeyin üstesinden gelebilirler. Kedimiz Osman evin en olgun kedisi. Fotoğrafta en zayıf noktasını, yani göbeğini açarak uyuduğunu görüyoruz ki sıklıkla böyle uyur. Kendini güvende hissettiği aşikar. Hem kendine hem hayata güveniyor Kedi Osman. Eşim, Osman’ı daha yavruyken sahiplenmiş, tüm ihtiyaçları sevgiyle görülmüş, ikisi arasında çok özel bir bağ kurulmuş. Bu yüzden Osman’ın bağlanması “güvenli” olmuş. Hem sevgiyi alıyor hem de veriyor. Tam bir kucak kedisi… Hep söylediğim gibi dünyadaki tüm savaşları durdurabilecek kadar iyilik, güzellik barındırıyor içinde.

Kaygılı (Korkulu) Bağlanma/ Kendine Güvensiz İnsan/ “KÜÇÜKOS”: Kaygılı bağlanma grubuna ait olan kişiler kendilerine de başkalarına da güvenmezler. Çünkü çocukluklarında anneleriyle uygun bir mesafe bırakan bir ilişki kuramamışlardır. Ya annelerine yapışmışlar ya onlardan kopmuşlar ya da bu ikisi arasında yalpalamışlardır. Ailenin en küçüğü Küçükos buna iyi bir örnek. Hakikaten de annesi Gece’ye yapışık bir yavruydu. Şu anda yetişkin bir kedi olmasına rağmen hala daha annesine bağımlıdır. İnsanlarla ilişkisinde ise yabanidir; kesinlikle kendisine dokundurmaz, sevdirmez, hiçbir zaman güvende hissetmediği için hep arkasını kollar, sürekli tetiktedir. Çok nadiren sırt üstü yattığına şahit olmuşuzdur. Bunun sebeplerinin doğar doğmaz evin erkek kedisi tarafından itilip kakılması ve biraz büyüdükten sonra Cihangir’de beşinci kattaki dairemizin balkonundan aşağıya düşmesi olduğunu düşünüyoruz. Küçükos o travmayı bir türlü atlatamadı. Cenin pozisyonunda kendini dışarıya kapatarak uyuması bağlanma stilini gayet net anlatıyor.

Kayıtsız Bağlanma/”Issız Adam” Sendromu/ “GECE”: Bu gruba giren kişiler kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Tipik Gece’nin davranış şekli… “Ben iyiyim ama başkaları kötü…” Gece evimizin en sıradışı kedisidir. Travmalı bir doğumu olmuştur. Tüm kardeşleri doğumda ölür, Gece plasentasıyla birlikte doğmasına rağmen hayatta kalır. Siyam olan annesi onu zorla emzirir, ama asla çocuğu olarak kabul etmez, tüm çabalarımıza rağmen de sonunda terk eder. (Annesinin Gece’yi terk etmesinden sonra günlerce evin içinde miyavlaması ve annesini araması hakikaten iç parçalayıcıydı.) Ne var ki Gece annesini yerine beni koyar, bu yüzden benim dışımda kimsenin kucağına gitmez. Asabi bir kedidir, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Tıpkı kayıtsız bağlanan kişiler gibi bağımsızlığına düşkündür. Eve yabancı bir insan geldiğinde anında yok olur, saklandığı yeri asla bulamazsınız, kendine has bir dünyası, gizli köşeleri ve farklı yemek alışkanlıkları vardır. Söz konusu insanlar olduğunda, kayıtsız bağlanan insanların da ilişki kurma konusunda biraz “Issız Adam” gibi davrandıklarını görürüz. Mesela işkolik birinin kayıtsız bağlanmış olması muhtemeldir; yoğun iş temposunu bahane ederek aslında ilişkilerden kaçar. Halbuki asıl sebep gayet de narsistlikleri olabilir. Gece’nin uyuma stili de (ayaklar çapraz, kuyruk içeride, ne rahat ne gergin) kendi karakteri gibi biraz karmaşık.

Hocam Cem Keçe doğru bağlanma türünün güvenli bağlanma olduğunu, bunun hayata ve insana duyulan güven duygusu anlamına geldiğini; bir anne baba tarafından çocuğa verilmiş en büyük ödül olduğunu söyler. Belki de şanslı doğmanın tanımı bu bağlamda yeniden yazılmalı.

Progression_Louis_Wain_IllustrationChronicles_1500

Louis Wain’in kedi tasarımlarındaki değişim

Psikoloji ve kedi deyince aklıma Louis Wain’in antromorfik yani insan özellikleri taşıyan kedi tasarımları geldi. Louis Wain, yaptığı sıradışı kedi resimleriyle tanınan ve kendisine şizofreni teşhisi koyulmuş bir İngiliz ressam. Başta kanser olan karısını eğlendirmek için komik kedi resimleri çizmeye başlıyor. İlk dönem çalışmalarındaki sevimli, iri gözlü sempatik kediler hastalığından sonra daha parçalı, daha fantastik çizimlere dönüşüyor. 57 yaşından sonra Louis Wain’in eserlerine gösterilen ilgi artıyor. Kedili kartpostalları Victoria Dönemi’nde oldukça popüler oluyor. Louis Wain’in kedi resimlerinde psikopatolojinin yaratıcılık üzerindeki etkisini görüyoruz. Tabii bu yaratıcılığa ilham veren şeyin hastalık ve yetenek olduğu kadar “kedi sevgisi” olduğunu da unutmamak lazım. Bana bu yazı için fikir verdikleri gibi tarih boyunca edebiyat, resim gibi alanlarda sanatçılara muhteşem ilhamlar veren bu güzel varlıklara şükranlarımı sunuyorum.

  • “Senden Nefret Ediyorum Ne Olur Beni Terk Etme – Borderline&Sınır Durumda Yaşamak, Cem Keçe, Pusula Yayınevi, 2016
  • Cem Keçe Ders Notları
Bilinçaltı, Eğitimler

2019’un ilk ThetaHealing Temel DNA Semineri

Thetahealing TEMEL DNA EĞİTİMİ

Thetahealing® Basic DNA Eğitimi

Eğitmen: Gülden Çakır Soylu

Tarih: 11-12-13 Ocak 2019

Yer: Çeşme, İzmir

İletişim: 0 532 352 50 57

Thetahealing® Yaradan aracılığıyla kendinize ve başkalarına fiziksel, duygusal ve spritüel olarak şifa vermenizi sağlayan bir meditasyon tekniğidir.

Thetahealing® Kurucusu Vianna Stibal’dan:

“Thetahealing’in heyecan verici dünyasına hoş geldiniz. Hepiniz kendi kişisel yolculuğunuz için burdasınız, hoş geldiniz! Şunu bilin ki, bugün Temel DNA seminerine başlayarak, dünyanızı pek çok farklı boyutu deneyimlemeye açıyorsunuz. Bilin ki sizi buraya Her şeyin Yaratıcısı keyifli bir yolculuk için getirdi.

Her şeyin Yaratıcısı’na bağlandığınız zaman beyin dalgalarınız otomatik olarak teta durumuna geçer. Bu bilinç durumunda, her şeyi anında yaratabilir ve değiştirebilirsiniz. Yaradan bize bu bilgiyi koşulsuz olarak verdi. Bu bilgi benim ve birçok kişinin hayatını değiştirdi.

Bu seminerde size Var olan Her Şeyin Yaratıcısı’na bağlanma yolu, Yaradanla beraber yaratma potansiyeliniz gösterilecek ve bilincinizi uzağa taşımanın yöntemi öğretilecek. Aynı zamanda DNA aktivasyonu, sezgisel beden tarama, gelecek okuması yapma, koruyucu meleklerle iletişim kurma, birlikte şifa yapma ve Yaradan’ın gücü ile düşünce sistemlerini değiştirmeyi öğreneceksiniz.”

Eğitimin içeriği:

  • Şifa ve Okumaların Genel Hatları
  • Thetahealing® Tekniği
  • İnanç Çalışması – Dört Seviyede İnançlar
  • His Çalışması
  • Kazma Çalışması
  • Yedi Varoluş Seviyesi
  • Ruh Eşi Yaratımı
  • Yaratım
  • Gelecek Okuması
  • DNA Aktivasyonu
  • Uygulamalar
Eğitimler, Psikoloji

Suçladığınız insanların acılarına bakmak…

forgive

İnternet üzerinden yapılan “Waking Up in the World” başlıklı on günlük bir seminerin duyurusunda Clarissa Pinkola Estes’in adını okuyunca hemen kayıt oldum. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı birçok kadının hayatına dokunduğu gibi benim de başucu kitaplarımdandır. Clarissa Pinkola Estes’e hem Jungcu analizleriyle hem de hikayeler yoluyla yaptığı sağaltımlarından dolayı hayranım. Bahsettiğim seminerde sunum yapacak bir diğer isim de Eckhart Tolle. “Şimdinin Gücü” kitabını da okumayan yoktur herhalde. Kişisel gelişim kitaplarının atası gibi bir kitaptır üstelik derindir de. Özetle katılımcıları incelerken diğer eğitmenlerin de sunumlarına göz atmak ve takip edemeyenler için buradan notlar, konu başlıkları paylaşmaya niyet ediyorum.

Tara

İlk günün konuşmacılarından Amerikalı klinik psikolog ve yazar Tara Branch kalpleri yatıştırmak ve suçlama zorunluluğundan serbest kalmak üzerine konuştu. Hepimizde negatifliklerden beslenmeye karşı bir eğilim var. Ya kendimizi suçluyoruz ya da başka birini. Yani kötü ötekileri… Neden? Çünkü bize yeterince iyi davranmadılar, ihtiyaçlarımızı gidermediler ya da en basitinden bizim istediğimiz gibi insanlar olmadılar. Güvensizlik, korku ve öfkeden başka bir şey getirmeyen suçlama halleri. Branch elbette sağlıklı öfkeyi suçlamadan ayırıyor. Sağlıklı öfke, ihtiyaç duyduğumuz bir şey diyor: Hayatta kalmak için, bizi uyarmak, harekete geçirmek, engellerle mücadele etmek için gerekli. Ama birini suçlamak; işte bu bize hizmet etmeyen bir şey. Yapılan araştırmaların sinirli olmanın, birilerini suçlamanın DNA’mızdaki (kromozomlardaki) telomerleri kısalttığını dolayısıyla daha hızlı yaşlandığımızı söylüyor.

Peki ne yapmalıyız? Önce öfkeden ve suçlama zorunluluğundan serbest kalmaya niyet etmeliyiz. Sonra Tara Branch’ın önerdiği şu uygulamayı deneyebiliriz. Sizi hayatta en çok zorlayan, en çok sinirlendiren, en çok suçladığınız kişiyi düşünün. Hatta önce derin nefeslerle kendinizi rahatlatın, gözünüzü kapatın ve o kişiyi gözünüzün önüne getirin. Kendinize şunu sorun. “Eğer onu suçlamazsam bana geriye hangi duygu kalırdı?” Yani suçlama tamamen kalktığında hangi yaran ortaya çıkıyor?”

-İncinmişlik?

-Hayatın adaletsizliği?

-Tehdit edilme?

-Korunmasız hissetme?

-Korku?

Bizim de ThetaHealing’de sorduğumuz “………. (bunu) yapmazsan en kötü ne olur?” sorusuna benzettim ben bunu. “O kişiyi suçlamazsan en kötü ne olur?” Suçlama sayfasını yırtıp attığında ya da boyayı üstten kazımaya başlayıp pentimento gibi katman katman açtığında orada yaranın adı yazıyor. Üstüne gitmen gereken duygu işte o… Branch kendinden örnek veriyor. Amerika’nın Irak’a savaş açtığı yıllarda yoğun bir şekilde yöneticileri suçladığı, isyan ettiği bir dönem olmuş. Aynı soruyu sormuş kendine, “bu duygu giderse geriye ne kalır?” diye… Ve duygusunun “korku” olduğunu bulmuş. Savaş ve şiddet döngüsünün içinde yer almaktan korkuyormuş. Bu yüzden savaş karşıtı bir protesto grubuna katılmış. Fakat bu grup “suçlamaktan” değil “sorumluluk almaktan” beslenen bir grupmuş. Protestolarında örneğin, Iraklı annelerin fotoğraflarını gösteriyorlarmış. Kısacası suçlama dilinden uzakta farkındalık yaratmaya çalışmışlar.

Altta yatan asıl duyguyu bulduktan sonra işimiz bitmiyor henüz. Yine karşımızdaki kişiye odaklanmamız gerekiyor. Ve o kişinin acısını, çektiği ıstırabı görmeye çalışın. Bu kişinin hikayesi ne, nereden geliyor? Onun da bir acısı, sıkıntıları hatta yaraları var. İşte bunu fark ettiğinizde öfke ortadan kalkıyor diyor. İntikam duygusu da… Çok güzel bir alıntıdan bahsediyor. “İntikam kederin tembel bir formudur” diyor. Esasında intikam için harcadığımız enerjinin onda birini intikamı bırakıp yerine affetmeyi koyarken harcamıyoruz.

5-mins-of-heaven

Five Minutes of Heaven (2009) / Yönetmen: Oliver Hirsbiegel

Bütün bu konuşmalar onlarca intikam temalı film arasından beni eski yıllarda festivalde izlediğim Liam Neeson’ın oynadığı bir İngiliz filmine götürdü. Five Minutes of Heaven (Cennette Beş Dakika). Film Kuzey İrlanda’nın çalkantılı 70’li yıllarıyla ilgili. Protestan kanattan 17 yaşındaki bir genç Alistair (Liam Nelson) Katolik kanattan kendisiyle aynı yaşlarda bir başka genci öldürüyor. Ve öldürülen gencin küçük kardeşi Joe, abisi öldürülürken hiçbir şey yapamadığı için yıllarca kendini suçluyor. 25 yıl sonra bir televizyon kanalı işte bu iki kişiyi yüzleştirmek, acılarını, hissettiklerini paylaşmaları amacıyla için bir araya getiriyor. Abisini kurtaramamamın acısını ömrü boyunca çeken Joe (James Nesbitt) Alistair’dan intikam almak için programa katılmayı kabul ediyor. Ondan akacağı intikamı “beş dakikalığına cennette olmak” olarak tanımlıyor. Alistair ise yıllardır gözlerinin önünden gitmeyen o çocuğun bakışlarını unutmak, hatasını telafi etmeye çalışmak, vicdanını biraz olsun rahatlatmak için katılıyor programa. Film boyunca iyi ve kötü kim, kim kurban kim zorba gibi sorular arasında gidip geliyorsunuz.

Oysa affetmek, salıvermek, kalbi rahatlatmak öyle kolay bir seçim ki… Asıl “beş dakikalık cennet” orada galiba.

Bilinçaltı

Evrensel Yasalar ve Beyin Haritaları

Yazı

İnançlarımızı yaşadığımız deneyimler sonucu mu elde ederiz yoksa inançlarımıza dayanan deneyimler mi yaratırız?

İlk bakışta her iki önerme de doğru gibi geliyor ama insanların çoğunluğu inançlarımızın deneyimler sonucu oluştuğunu düşünüyor. Evrensel yasalar ise ikincisinin geçerli olduğunu söylüyor. İnandığımız ya da olmasını beklediğimiz şey, zaman içinde bilinçaltı düzeyinde bizim gerçekliğimizi şekillendiriyor.

İçinde yaşadığımız evreni anlamak kendimizi anlamaktan geçiyor. Doğudan batıya tüm öğretiler değişimin insanın özünü görmesiyle başlayacağını yani içeriden dışarıya doğru olacağını söylüyor. Yani neyi değiştirmek istiyorsak önce kendimiz değişeceğiz. Bilim de evreni anlamak için daha derinlere atom altı seviyelere, atomdan da küçük parçacık düzeyine inmiyor mu? Klasik fiziğin bazı durumları açıklamada yetersiz oluşu bu kadar derinlere inilmesine sebep değil mi?

Makronun Bilgisi Mikronun İçinde

Kuantum teorilerinin hayatımıza uygulanışı artık ev hanımlarına kadar sirayet etmiş durumda. Hepimizin bildiği gibi madde atomlardan oluşuyor. Atom bir çekirdekte bulunan proton ve nötronlardan ve çekirdeğin etrafında orbitallerde bulutlar şeklinde dönen elektronlardan oluşuyor. Proton ve nötronlar kuarklardan, kuarklar ve elektronlar sicimlerden oluşuyor. Kuantum sicim kuramına göre sicim teorisi maddenin ve dolayısıyla evrenin titreşen atom altı enerjilerden oluştuğunu söylüyor.

Her şey bir enerji formu ve zihinlerimiz bu enerjiyi tezahür ettiriyor. Anne rahmine düştüğümüz andan itibaren bilinçaltımıza programlı inançlar ve beklentiler depoluyoruz. Yani “insanlar güvenilmezdir” cümlesine inananlar hayatları boyunca bu inancı doğru çıkaran örneklerle karşılaşıyorlar. Beklediğimiz ve inandığımız şey hayatımızda ortaya çıkıyor. Çünkü biz o beklentilerimizle mikro boyutta psiko-fiziksel güçleri harekete geçiriyoruz.

Bunun nasıl olduğunu iki açıdan anlatmaya çalışacağım. Birincisi “benzer benzeri çeker” yasası. Hayatımıza giren veya girmesini istediğimiz şeylerle sürekli temas halindeyiz. Eğer kendimizi iyi hissettirecek, bize iyi gelecek şeylerin hayatımıza girmesini istiyorsak bizim enerjimizin de benzer bir titreşim yayıyor olması gerekir. Aksi takdirde negatif unsurlar negatif unsurlara doğru çekilir. Negatif dediğimiz şey bizi atıl bırakan, aşağıya çeken, hasta eden ve faydadan çok zarar veren unsurlardır.

İkinci açı nöropsikolojik bir değerlendirmedir. Bir şeyi ne kadar çok uygularsak beynimizi değişime o kadar çok eğitmiş oluyoruz. Kanadalı nöropsikolog Donald Hebb “Birlikte ateşlenen nöronlar birlikte bağlanır” der. Bir deneyimi tekrar ettiğimiz her seferde, deneyim bizde daha yerleşik hale gelmektedir. Yeterli miktarda tekrarlama ile bu otomatik bir hal almaktadır. Bu yeni deneyime ilişkin duyguları ve hisleri tekrar tekrar hissettiğimiz zaman yalnızca beynimizdeki yapılar birlikte bağlanmakla kalmayıp aynı zamanda seratonin, dopamin ve oksitosin gibi iyi hissetmemizi sağlayan hormonların salınımını da harekete geçirebiliyoruz.

Yani biz beyin haritalarımızdaki sinir hücreleri arasındaki bağlantıları doğru yönde dönüştürebilirsek ve kendimizi bu haritaya eşlik eden güzel duygularla tanımlayabilirsek “zaman içinde bu güzel duygular bize tanıdık gelmeye başlar ve temelimiz geçici olarak sallandığında bile kendimizi sağlam zemine döndürme becerimize güvenmeye başlarız.” [1]

Aynı kolejde okuyan üç popüler genç bir psikoloji deneyinde yer alırlar. Birkaç hafta boyunca çok hoş ama son derece utangaç, sade görünüşlü, pek popüler olmayan bir kıza sanki çok çekici ve popülermiş gibi nazik ve dostça davranırlar. Sonuç olarak genç kızın giyim kuşam ve davranışlarında dikkat çekici değişikliler gerçekleşir.

Genç kız daha önce reddedilme ve önemsenmeme beklentisi içindedir ve bu beklentisi gerçekleşmiştir ancak yaşadığı yeni deneyim onun beklentisini değiştirir. Böylece yeni bir hayat deneyimi yaratır. Genç kız çekici olduğu ile igili yeni inançlar oluşturur ve deney sona erdiğinde artık hayatı geri döndürülemez şekilde değişir.

Buna benzer araştırmalardan biri Dr. Kenneth Pelletier tarafından yürütülen uzun ömürlü insanlar üzerine yapılan bir çalışmadır. Araştırmaya göre uzun ömür yaşayan insanların ortak özellikleri beslenme ve egzersizin yanı sıra daha az hastalığa yakalanmış olmaları, dinç bir görünüme, mizah duygusuna ve keyif alacakları bir işe sahip olmalarıydı. Bunlara ek olarak uzun ömürlü olan insanların uzun ömürlü olmayı gerçekten bekleyen insanlar olduğu ortaya çıkıyordu. Uzun süre yaşamayacağını düşünen insanlar diğer etkenlere rağmen uzun yaşamıyorlardı.

Bunun adı “beklenti yasası”dır. Elbette bu yasaya girişin anahtarı bilinçaltından geçiyor. Çünkü bir insan çok başarılı olmak isteyebilir ama bilinçaltında aslında başarılı olmaktan korkabilir. Parayla ilgili hayalleri vardır ama bilinçaltında paranın “kendisini bozacağına” inanabilir. Tam tersi de geçerlidir. Bilinç düzeyinde kansere yakalanmaktan korkan biri illa hasta olacak anlamına gelmez. Çünkü bilinçaltında böyle bir korku kayıtlı olmayabilir.

Başa dönelim. Tüm öğretiler önce içimize dönmekten geçiyor demiştik. Benzerlik ve beklenti yasası üzerine çok fazla şey yazılabilir ve örnekler çoğaltılabilir. En doğrusu yaşantılarımızı bu yasalarla uyumlu hale getirmek bence. Hepimizin bildiğini varsaydığım ama hem kendim için hem de sizin için tekrar etmekte beis görmediğim birkaç öneriyle yazımı bitiriyorum. Öncelikle kendimizi çaresiz ve yetersiz hissettirecek olaylardan ve bu olaylar hakkında konuşmaktan uzak duralım. Sosyal medyayı ve interneti kendimize faydalı olanı araştırmak ve hayata katkı sağlamak için kullanalım. Son olarak bizi umutsuzluğa düşüren, pişmanlık, öfke, kızgınlık gibi duyguları tetikleyen sözlerden ve insanlardan uzak duralım.

Kaynaklar:

[1] Wolynn, M. (2016). Seninle Başlamadı, İstanbul: Sola Unitas,

Milman, D. (2017). Hayatınızın Amacı Doğum Tarihinizde Gizlidir, İstanbul: Akaşa Yayınları

Güner, M. (2018). Niyet Defteri, İstanbul: Destek Yayınları