Psikoloji, Sinema, Sinematerapi

Corona günlerinde sinematerapi yapan diziler…

Corona günlerindeydik. Hepimiz evdeydik, ayaklarımızı uzatıp, kahvemizi alıp ne zamandır bekleyen kitaplarımızı okumanın tam zamanıydı, öyle değil mi? Böyle düşünmüştük en azından. Ama tam olarak böyle olmadı. Birçok kişi bu süreçte kitap okuyamadıklarını, sadece haberleri takip edip bir şeyler izleyebildiklerini söylediler bana. Başlarda ben de okumakta, odaklanmakta zorlandım açıkçası, sonra biraz “mindfulness” yaparak okumalarıma dönebildim. Şimdi yeniden kitap okumaya dönenleri duyuyorum. Hepimiz aşağı yukarı benzer şeyler yaşıyoruz. Bol bol film, dizi izliyoruz. Ben de bu yüzden bu yazıda size son zamanlarda izlediğim sinematerapi etkisi yapacak dizilerden bahsetmek istedim.

freud

1. Freud (Netflix): Sigmund Freud’un biyografik bir dizisi olarak düşündüğünüzde beğenmeniz mümkün olmayabilir ancak histeri, travma, totem ve tabu, arzu, regresyon, bastırma gibi Freudyen bölüm temaları üzerinden bir suç ve psikoloji dizisi olarak baktığınızda etkilenilmeyecek bir dizi değil. (Eğer Freud’a dair daha gerçekçi bir şeyler izlemek isterseniz, 1962 yapımı Freud: The Secret Passion filmini şiddetle öneririm. Burada hipnoz ve psikanalizin nasıl adım adım geliştiğine ünlü Anna O. vakası üzerinden izliyorsunuz.)

un

2. Unorthodox (Netflix): Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan ve genç bir kadının katı muhafazakar bir Yahudi cemaatından koparak özgürleşmesini anlatan bir mini dizi. Bir Amerika seyahatimde bu cemaate mensup bir uçak dolusu insanla uçmuştım ve onları gözlemleme fırsatım olmuştu. Gerçekten inanılmaz ama bence Esty’nin hikayesi çok da uzak değil bize, ataerkillikten nasibini almış herkesin yüreğine dokunacağına eminim.

ld

3. The Letdown (Netflix):  Yine bir kadın hikayesi ama diğerleri kadar çarpıcı bir konusu yok, hatta çok sıradan ve naif diyebilirim. Yeni anne olmuş sıradan bir kadının annelik ve kadınlık yolculuğunu mizahi bir şekilde anlatıyor. Dizinin kahramanı öyle ideal, mükemmel bir anne değil, hatta biraz uyumsuz biraz huysuz ama son derece doğal ve sevimli. Bir ebeveyn destek grubuna yazılıyor ve hikaye başlıyor. Farklı farklı kadın hikayelerine şahit oluyorsunuz ve şuna varıyorsunuz. Mükemmel annelik diye bir şey yok. Farklı farklı yolculuklar var. The Sisters’dan sonra popüler olmayan, naif hikayelerin anlatıldığı bir Avustralya dizisi daha bulmuş oldum.

ms

4. The Morning Show (Apple TV): Bu Netflix dizisi değil ama yine de internette bulunabiliyor. Henüz bitirmesem de çok beğendiğimi söyleyebilirim. Sabahları yayınlan bir haber programının etrafındaki karakterlerin hikayelerini anlatan bir dizi. Güç, iktidar, cinsel taciz, medyanın kirli ilişkileri, sansür, otosansür, erdemli olmak, “gerçek nedir” gibi temalar üzerinde gezinirken beni en çok etkileyen insan ruhunun karmaşıklığını ve karanlık yanlarını şahane bir şekilde işlemesi…

 

Psikoloji, Psikoterapi, Sinema

Irishman: Bir yaşlanma hikayesi…

***Dikkat: Irishman filmi hakkında spoiler içerir, filmi izlemediyseniz ve izleyecekseniz yazıyı okumayın…***

irishman

Bir insan nasıl bir psikolojiyle kendi mezarını kazar? Irishman (2019) filminde Robert De Niro’nun canlandırdığı Frank Sheeran savaşta esir aldığı iki askere az sonra onları öldürüp gömeceği çukuru kazdırırken bu soruyu merak eder. Evrende hiçbir soru yanıtsız kalmaz.  Frank de sonunun nereye varacağını bile bile mafya dünyasına girer ve sonunda kendi tabutuyla, mezarını satın almak durumunda kalır. Tüm trajik kahramanlar gibi kendi kaderinden kaçamaz…

Her şey seçimlerimizden ibaret… Film de en çok seçimlerimizi anlatıyor. Geçtiğimiz eşikleri, girdiğimiz dönüşü olmayan yolları, verdiğimiz sözleri ve şeytanla yaptığımız takasları… Frank, filmin an başında çalıştığı kamyondan et çalarak bir seçim yapıyor.  Bu eylemi onun mafya avukatı ile tanışmasına ve oradan mafya ailesinin içine girmesine sebep oluyor. Buradan sonra kendisine ait bir iradesi kalmıyor. En yakınının ölüm fermanına kendisi de bir imza atıyor. “Herkes öldürür sevdiğini” misali… Tüm seçimlerinin bedelini de yaşlılığında trajik bir şekilde ödüyor.

Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramına göre insan hayatı sekiz evreden (döngüden) oluşuyor. Her dönemin içinde belli çatışmalar, aşılması gereken krizler var. Her bir evrede çatışma aşılıp bir sonraki evreye geçilmeli ki gerçek bir olgunlaşma yaşansın. Aksi takdirde ömür boyu kişinin yaşantısını etkileyecek tehditler söz konusu oluyor. Filmde Robert De Niro’nun yirmi dört yaşından seksenli yaşlarına kadar muhteşem bir şekilde canlandırdığı Frank Sheeran, üretkenlik çağı olan yedinci dönemde o kadar çok yıkıcı eylemde bulunuyor, o kadar çok cinayet işliyor ki sekizinci evre olan yaşlılık evresinde huzurlu bir son bulması da mümkün olmuyor. Ne ailesiyle ilişkiye girebiliyor ne de hakkıyla nedamet getirebiliyor.

the-irishman-review

The Irishman (2019)

Erik Erikson’dan sonra eşi Joan Erikson kurama dokuzuncu evreyi eklemiş. Çünkü Erikson kuramı geliştirdiğine henüz seksenli yaşlarına gelmemiş. Dokuzuncu evre bağımsızlık ve kontrol yetisinin zayıflamasını, yaşlı insanın öz saygısının ve kendine güveninin azalmasını anlatıyor. Boyun eğme ve kabullenme dönemi bu. Epik bir mafya filmi olan Irishman’de bu dokuzuncu evre de mevcut… Artık seksenlerindeki Frank bir huzur evinde, tekerlekli sandalyede, kızı tarafından reddedilmiş, etrafındaki herkes ölmüş ya da öldürülmüş… Kendisi ne ölebiliyor ne de kalabiliyor. Tek ziyaretçisi bir papaz… Bir döneme damgasını vurmuş bütün o gangasterler, babalar, aktörler artık Frank’in zihnindeki titrek birer mum ışığı… Birer silüet sadece… Trajik kahramanın zihnine sıkışmış hayaletler… Araf gibi bir yaşlılığın mahkumiyeti de ağır oluyor…