Psikoloji, Psikoterapi

Nasıl bir ilişki yaşadığınız bebekliğinizle ilgili olabilir

İlişkilerinizde en az ki kez benzer şekilde terk edildiyseniz, en az iki kez size kendinizi değersiz hissettiren veya sorunlu partnerleri çektiyseniz ya da tüm ilişkileriniz en fazla bir iki ay sürüyorsa bağlanma stilinize bakmanızda fayda var. Dönüp dolaşıp her şey  John Bowly’nin bağlanma kuramına dönüyor. Bebekken (özellikle 0-6 aylıkken) annenizle, daha doğrusu size bakım veren kişiyle ilişkiniz nasıldı? Annenizin vermesi gereken temel ihtiyaçlar neydi hatırlayalım. Dokuz ay emzirme, besleme, uyutma, (aynı yatakta uyuma değil!) giydirme, temizleme, oyun oynama, dokunarak sevgi verme, koşulsuz sevme ve kabul etme (bu ok hayati!), takdir etme ve onaylama…

Eğer bunlardan biri ya da birkaçı eksikse, bizimle sağlıklı ve dengeli bir ilişki kuramayan bir annemiz olduysa bizim bağlanma stilimiz de buna göre gelişir ve bu tüm hayatımızı etkiler. Örneğin, bebek doğduğunda anne depresyonda olabilir, kocasıyla, kayınvalidesiyle ya da kendi annesiyle sorunları olabilir, yalnız ve desteksiz hissedebilir, bir bebeği nasıl büyüteceğini bilmemektedir, kendini yetersiz hissedebilir, yanlış bir evlilik yaptığını düşünebilir, eşi görev için uzaktadır, çocuğu kendisine benzememekte, belki de ona iyi davranmayan kayınvalidesine benzemektedir (buna da çok rastlıyoruz) Bunların hepsi annenin bebeğe bakışına istemsiz “gölge” düşürür, bebek annenin bakışlarında güven, sevgi ve onaylanma bulamazsa üç şey yapar: Önce panik yapar, sonra tekrar iletişim kurmaya çalışır, bunlar olmazsa da üç güvensiz bağlanma stilinden birini benimser. Çünkü bir şekilde hayatta kalmanın bir yolunu bulmalıdır!

  1. Kaygılı bağlananlar: Kendilerine karşı güvenleri yoktur ama hayata karşı güvenlidirler. Kendilerini değersiz görür, sürekli kendilerini kanıtlama çabası içindedirler. İlişkilerinde gerçekçi olmayan beklentilere girerler. Mesela partnerlerine, onlardan daha fazla oranda yakınlaşma ihtiyacında olurlar. Alma verme dengesini aslında kendileri bozarlar ama partnerlerini de kendilerine yeterince yakın olmamakla suçlarlar. Terk edilme korkuları yoğundur. Sürekli ayrılık korkusu yaşarlar. Yakın ilişkilerinde aşırı karışır hale gelirler, kıskançlıkları vardır, eşlerini kontrol etmeye çalışırlar. Değerli hissedebilmek için neredeyse “bağımlı” hale gelirler. Sanki ondan başka kimse kendilerini sevemeyecektir. Cinsel birleşmeden ziyade sarılıp uyuma tarzında bir yaşam tarzı benimserler. İlişki içinde duygusal iniş çıkışlar vardır. İlk görüşte aşka inanırlar ama aslında bu da sahtedir çünkü eşlerini idealize etmektedirler. Bu yüzden kendi hiçbir duygusal ihtiyacını karşılamayan bir ilişkinin içinde takılıp kalırlar. Bu yıllar süren bir evlilik de olabilir. “Ne yapayım kaderim böyleymiş.” “Allah beni böyle imtihan ediyor” derler dururlar.
  2. Korkulu bağlananlar: Bu kişiler hem kendine ve hem de hayata güvenemezler. İlişkiye girmekten kaçınırlar. Çünkü değersiz olduklarını ve kimsenin onları sevmeyeceğini düşünürler. Kendilerini başkalarının sevgisine layık bulmazlar. Hem kendilerine yönelik saygıları düşüktür hem de diğer insanların güvenilmez ve reddedici olduklarını düşünürler. Genelde fiziksel görüntülerinden memnun değillerdir. Kaçıngan, korkup kaçan, bağlanamayan insanlardır. Kendisine biri yaklaşsa bile onları reddetmeyi tercih ederler. “Erkeklere güvenilmez”, “Kadınlara güvenilmez” “Bu hayatta kimseye güvenmeyeceksin” diyen kişilerdir bunlar. Ama hepsinin altında “ilişki korkusu” yatar.
  3. Kayıtsız bağlananlar: Bu kişilerin kendine güvenleri vardır ama hayata güvenleri yoktur. İşkolik, soğuk ve uzak insanlardır. Yakınlık istemezler ama bunu korkuyla değil kendilerini değerli bulurken diğerlerini değersiz buldukları için tercih ederler. İlişkiden kaçınırlar, bağımsız kalmayı seçerler. Partnerlerine güven duymazlar, kendine birisinin bağlanma fikri onları gerer. (Daha çok erkeklere uyuyor gibi değil mi?) Bu kişiler aşk yaşantısı olmadan cinsel ilişkiye girebilirler. Kendileri stres altındayken yalnız kalmayı tercih ederler, partnerleri de stresliyse ondan da uzaklaşırlar. “Ben kimseye ihtiyaç duymam”, “Kendi ayaklarım üzerinde, güçlüyüm” derler, çünkü bir başkasının yardımına ihtiyaç duymak demek o insana bağlanmış olmak, o insanı sevmek demektir. Oysaki bu durum bebeklik döneminde annenin onlara yakınlık göstermediği/reddettiği/uzak durduğu zamanlarda hissettikleri olumsuz duygu gibi bu insan tarafından da reddedilme korkusu yaratacaktır. Kendilerini açmazlar, kendisini açan insanları da itici bulurlar. Bir kadın olarak ve bir danışman olarak tavsiyem böyle bir erkekten (eğer terapi almamışsa/almıyorsa) derhal uzak durmanız. Kendi güvensiz bağlanma stilleriniz için de naçizane önerim bunları fark edip destek almanız. Terapiyle (özellikle psikoterapi, şematerapi ve thetahealing ile) güvensiz bağlanma stilinizi güvenli hale getirebilirsiniz.

Güvenli bağlanma var mı peki? Ben kendi çocukluklarına çalışan annelerin çocuklarının güvenli bağlanma yaşadıklarını düşünüyorum. Bu anneler bilinçli ve kendileriyle yüzleşiyorlar. Ama biz ve bizden önceki nesiller biraz sorunlu… Bireysel çalışmalarımıza bu konuda güzel dönüşümler elde ediyoruz.

Bilinçaltı, Evrensel Yasalar, Psikoloji, Psikoterapi

ANDA OLANA BAK; SANA HER ZAMAN BİR ŞEY SÖYLER

Tam siz birini düşünürken telefonunuzun çaldığı ve o anda o kişinin sizi aradığı oldu mu? Ya da dünyanın bir ucunda, pek de popüler olmayan bir şehrin sokaklarında gezerken yıllardır görmediğiniz bir tanıdığınızla karşılaştığınız? Veya kafanızda bir sorunun cevabını ararken instagram akışında tam da o soruya denk gelen bir paylaşımın önünüze çıktığı? Sanırım siz de sayısız kez yaşadınız bunu benim gibi.  Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un “eşzamanlılık” adını verdiği bir ilke bu. Yalnızca “tesadüf” diyerek açıklanmayacak derecede anlamlı rastlantılar bunlar; tevafuklar… Jung’un kendisi de bu konuyla ilgili sayısız deneyim yaşamış. Örneğin, Jung’un genç bir kadın hastası ona gördüğü bir rüyayı anlatmaktadır. Rüya altın bokböceği hakkındadır. Kadın konuşurken Jung pencerede bir tıkırtı işitir ve camı açtığında aynı böcek familyasından, altın bokböceğinin o yöredeki muadili olan bir böcek bulur. Bu olay kadın hastayı çok şaşırtır ve kendisiyle ilgili önemli bir farkındalığa ulaşır. Bu böcek arketipsel olarak bir yeniden doğuş sembolüdür çünkü.

Eşzamanlılık aynı anda ortaya çıkan, anlamlı ama nedensel olarak birbirine bağlı olmayan iki veya daha fazla olayın zamanda rastlaşması veya kesişmesidir. Elbette klasik fiziğin bildiğimiz neden sonuç ilkesiyle örtüşmez bu durum. Tam da kuantum fiziğinin konusudur.

Fizikçi Daniels Bohr, elektronlar ya da fotonlar gibi atom altı parçacıkların bir kez temas ettikten sonra birbirlerini tanıdıkları ve aralarında kilometreler dahi olsa birbirlerini hissederek zamandan ve mekândan bağımsız olarak, eş zamanlı olarak etkileşime geçtiklerini keşfetmişti. Buna dolanıklık ilkesi deniyor. Bu bağlamda tüm canlılar ve nesneler de atom altı parçacıklardan oluştuğuna göre, iki farklı nesnenin ya da varlığın zaman ve uzaydan bağımsız olarak birbirinden haberdar olup senkronize bir şekilde işlem yapabilmesi mantıklı görünüyor.

Aynı şekilde klasik çift yarık deneyini düşünelim. Elektronlar tek tek atıldığında madde parçacıkları olduğu halde arkadaki levhada madde özelliği değil de dalga etkisi gösterir. Bunun nedenini anlamak için deliklerin olduğu levhanın arkasına kamera yerleştirilir ve bir şekilde elektronlar bu kez parçacık özelliği gösterir. Elektronlar adeta gözlemlendiğinin bilincindeymiş gibi davranırlar. Yani gözlemcinin varlığı deneyin sonucunu değiştirir. Peki, biz de başımıza gelen eşzamanlı olayları gözlemleyerek hayatımızda değişiklikler yaratabilir miyiz? Yani eşzamanlı olayları gözlemleyerek kendi deneyimlerimizi ve olayların sonucunu değiştirebilir miyiz? Daha da kuantumvari bir soru: Eşzamanlılığı gözlemlersek başka, gözlemlemezsek daha farklı sonuçlar mı elde ederiz?

Biz de başımıza gelen eşzamanlı olayları gözlemleyerek hayatımızda değişiklikler yaratabilir miyiz? Yani eşzamanlı olayları gözlemleyerek kendi deneyimlerimizi ve olayların sonucunu değiştirebilir miyiz? Daha da kuantumvari bir soru: Eşzamanlılığı gözlemlersek başka, gözlemlemezsek daha farklı sonuçlar mı elde ederiz?

Görsel: Agata Blaszczyk

Danışanlarımla eşzamanlılığı o kadar sık yaşıyoruz ki, artık şaşırmıyoruz. Şaşırmamakla kalmıyor bunların “okumasını” birlikte yapıyoruz. Geçenlerde bir danışanım, iş yerinde sorun yaşadığı bir arkadaşıyla ilgili çalışmak istediğini söyledi. Eskiden yakın arkadaş olan iki kişi birbirlerini arayıp sormuyorlar ve kovid sürecinden dolayı da karşılaşmıyorlardı. Biz danışanımla bu konu üzerine çalıştık. Nerelere kırgınlık yaşadığına, hayatında daha önce benzer durumlar yaratıp yaratmadığına baktık. Elbette sorunu yalnızca iş arkadaşı değildi, çünkü iş arkadaşı hayatındaki önemli ötekilerden birinin yansımasıydı sadece. Zaten hayatımızdaki herkes ve rüyalarımızda gördüğümüz her insan da dahil üç önemli ötekiden “yani anne, baba, kardeşten biridir.  Dünyaya bu aktarımlarla bakarız hepimiz. Biz konuyu çalışıp temizledikten iki gün sonra danışanım arkadaşının onu aradığını yazdı. Onunla yeniden barışmayı isteyen danışanım için güzel bir gelişmeydi.  

Kendimden bir örnek vereyim. Birçok teknik bilmeme rağmen çözemediğim bir konu vardı. Çıkmaza girmiştim, neden çözemediğimi bulamıyordum. Sanki bir enerji kilitlenmişti ve sonunda yaşayacağım maddi bir kayıp söz konusuydu. Kendisi Access bar eğitmeni olan bir arkadaşımla karşılaştık, ona bu konudan bahsettiğimde tam da az önce bu konuyla ilgili yeni prosesler (teknikler) öğrendiğini, hatta içinden “ne ilgisi var bunların benimle, ben hayatımda böyle bir durumla hiç karşılaşmadım” diye geçirmiş olduğunu söyledi. Arkasından ben ona bu konudan bahsetmişim. Tekniği uyguladık ve ertesi gün, tam bir gün sonra sorun çözülüverdi. Bir daha açılmamak üzere o konu kapandı.

Yine geçenlerde kendi üzerimde çok çalıştığım ama bir boyutunu atladığım bir konu, bir dizideki karakterin ağzından adeta bana söylendi. Hemen not aldım ve üzerine çalıştım.

Dünyadan popüler bir örnek: X Faktör isimli şarkı yarışmasının birincisi James Arthur aslında şarkı söylemektedir ama henüz bunu meslek olarak yapmayı düşünmemektedir. Arkadaşları X Faktör yarışmasına katılması konusunda ısrar etseler de o bu konuda gönülsüzdür. Bir süre sonra şarkı söylerken bir adam tarafından çok beğenilir, kesinlikle profesyonel olarak devam etmesi gerektiğini söyler bu adam. O sırada adamın tişörtünde kocaman bir ”X” yazmaktadır. Bunu gören Arthur yarışmaya katılır ve yarışmanın birincisi olur. Bunun gibi  son anda gördüğü bir işaretten dolayı uçağa veya trene binmekten vazgeçip ölümcül kazalardan kurtulan sayısız insan hikayesi vardır.  Sürekli aynı sayıların karşına çıktığını söyleyen veya her saate baktığında 11:11 gibi tekrarlayıcı rakamlarla karşılaşanlar da vardır.

Evrenin (sistemin, hayatın, Yaradanın) bize yardım etmek için işaretler ve insanlar göndermesi bir gibi bir çalışma prensibi var. Algılarımızı açıp genişletirsek, farkındalık oluşturacak şekilde niyet edip antenlerimizi açarsak cevaplar pek çok yolla gelebilir: Bir arkadaştan, eşten dosttan, televizyondan, radyodan, yol kenarındaki bir tabeladan bile. Rüyalar da böyledir. Size sizden yazılan mektuplardır.

Bedenimizdeki hastalıklar yalnızca fiziksel deyip duruyoruz. Ağrıyan, sorun çıkaran bir organ ya da bir bölgemiz hayatımızda yanlış giden bir davranış veya düşünce kalıbını değiştir demenin bir yoludur. Aynı şekilde bedenimizin hangi bölgesinden kilo aldığımız bile özel bir konuyu anlatmaktadır. Anda kalmayı başarıp farkındalıkla baktığınızda sokakta yürürken bile size görmeniz gereken gösterilecektir. O ünlü alıntıdaki gibi: Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.

Bilinçaltı, Psikoloji, ThetaHealing, Şifa

KALBİN VE AKLIN BAĞLANTI NOKTASI: BOYUN FITIĞININ DUYGUSAL SEBEPLERİ

Ruh, beden ve zihin birbirinden bağımsız düşünülemeyecek, mükemmel bir yapı ve bütünlük. Birindeki hasar, diğerlerini etkiliyor; birindeki iyileşme diğer ikisini de şifalandırıyor. Bunun aksi düşünülemez.

Boyun fıtığı

Neredeyse kadınların üçe ayrıldığını düşüneceğim. Boynuyla ilgili sorun yaşayanlar, beliyle ilgili sorunu olanlar ve diz ağrıları çekenler… Sadece kadınlar da değil elbette, kadın erkek herkes hayatının bir döneminde bu tarz rahatsızlıkları bedeninde yaratabiliyor. Çoğu zaman “çok uzun süre masa başında çalıştım, ondan boyun fıtığı oldum”, “kilo aldım, yüklendim, ondan belim ağrıyor”, “yanlış bir hareket yaptım, dizimi incittim” ya da “bu rahatsızlık bizim ailede genetik” diye düşünmek bu sorunları çözmek için yeterli olmuyor.

German New Medicine’a (Dr. Ryke Geerd Hamer) göre her hastalığın altında kendine özel bir duygusal sebep var. Buna hastalığın duygusal çatışması deniyor. Hastalıkla ilgili metafor cümlesi neyse beden bu cümleyi gerçek kılıyor. Her organ, her kemik, her doku ve her eklemin ayrı bir çatışması var. Gerçek bir iyileşme ancak duygusal sebepler zihinde çözüme ulaştırıldığında ve tabii ki doğru bir tedavi ile desteklendiğinde gerçekleşiyor. Hatta çoğu zaman sadece duygusal travmayı çözmek de yüzde yüz iyileşme sağlıyor. Zaten hastalık, beyin yaşadığı travmayı çözemeyip bunu bedene aktardığı için oluşuyor.

Ruh, beden ve zihin birbirinden bağımsız düşünülemeyecek, mükemmel bir yapı ve bütünlük. Birindeki hasar, diğerlerini etkiliyor; birindeki iyileşme diğer ikisini de şifalandırıyor. Bunun aksi düşünülemez.

Bugün uzun yıllar boyun fıtığı ile uğraşmış danışanımın ağrılarının neredeyse sıfıra inmiş olması sebebiyle bu yazıyı kaleme alıyorum. Bu yazının boyun fıtığından mustarip, ağrı çeken insanlara ilham olması ve hastalığın zihinsel süreçleriyle ilgili fikir vermesini umuyorum.

Boynumuz yedi adet omurdan oluşuyor. Omurlarımız arasında hareket edebilmemizi sağlayan diskler yer alıyor. Bir omuru diğerine bağlayan en önemli yapı olan disk kuvvetli bağ dokusundan oluşuyor ve omurlar arasında yastık ya da darbe emicisi gibi görev yapıyor. Boyun, bedenimiz üzerinde çok önemli bir organ. Gövdemizi ve başımızı birbirine bağlayan bir köprü gibi. Bedenle beyni bağlayan bir köprü olması metaforuyla kalbimizle aklımız arasındaki dengenin de önemli bir aracı olarak görebiliriz boynu.

Boynumuzu sağa, sola, arkaya doğru esneklikle çevirebilmemiz gereklidir. Bu esnekliktir, bizim görüş açımızdır. Bir meselenin diğer yönlerini görmektir. Ama bazen bir meselenin diğer yönlerini görmek istemeyiz. Bakmak istemediğimiz yönler olabilir. Bir konuda inat edebiliriz. İnatçılık hayatımızın merkezine oturmuş olabilir. Görüş açımız dar olursa sağlıklı kararlar almamız, olayları doğru değerlendirmemiz mümkün değildir. Boyun alanındaki sorunlar inatlaşma, direnme gibi içsel karmaşıklıklar gibi temalardır.

Boyun fıtığının en öne çıkan belirtisi şiddetli ve geçmeyen boyun ağrısıdır. Fıtığa bağlı gelişen ağrılar; sırta, kürek kemiğine, omuza, başın arka tarafına ve parmak ucuna kadar inen ağrılardır.

Gelelim boyun fıtığına…. Boyun fıtığının en öne çıkan belirtisi şiddetli ve geçmeyen boyun ağrısıdır. Fıtığa bağlı gelişen ağrılar; sırta, kürek kemiğine, omuza, başın arka tarafına ve parmak ucuna kadar inen ağrılar şeklinde görülebilir.

Yeni Alman Tıbbı’na göre kemikler, tendonlar, bağ dokusu, bağlar, kaslar beyindeki serebral medulla tarafından  kontrol edilir. Bu bölgelerle ilgili biyolojik çatışmalar, çoğunlukla kendini değersiz hissetme ile ilgili konulardır. Örneğin, kişi kendini başkalarıyla karşılaştırır ve kendini daha önemsiz hisseder. Boynun, bedeni baş bölgesine bağladığını söylemiştik. Dolayısıyla boyun fıtığının çatışması, zihinsel değersizlik, entelektüel olarak kendini değersiz, aptal, başarısız hissetmekle bağlantılıdır.

Danışanımla çalışırken aslında önceliğimiz boyun fıtığı değildi. Ondan önce “değersizlik”, “yetersizlik”, “özgüven” ve “duygusal ilişkiler” ile ilgili çalışıyorduk. Birkaç seansımızda ağrıları dayanılmayacak seviyelere gelip ağrı kesiciler fayda etmeyince, boyun fıtığının ondaki sebeplerinin derinine indik. Ne olmuştu da bu kişi boyun fıtığını yaratmıştı? Ve bu ağrılardan kurtulamıyordu? Elbette her hikaye kişiye özeldir, kişinin nerede bir hastalık programına start verdiği o kişinin kendi öznel hikayesinde gizlidir ancak çalıştığım vakalarda şu iki tema mutlaka ön plana çıkıyor ve artık beni şaşırtmıyor.

Fıtığın iki temel psikolojik süreci:

  1. Aşırı sorumluluk taşıdığını hissetmek, zorlanma-hayatın yükleri
  2. “Kopmuş ilişkiler” ve “uyumsuz ilişkiler…”

Özellikle ikinci madde yeni alman tıbbının “entelektüel olarak (aklı, zekası, düşünme şekliyle) değerin düşmesi” temasıyla örtüşüyor. Danışanımda bunların tamamı vardı. Boyun fıtığının geçmesini sağlayan son seansımızda özellikle onun hayatındaki “kopuk” ilişkilere odaklandık. İlkokul, üniversite ve yetişkinlik dönemlerinde kendini etrafındaki insanlardan kopuk, dışlanmış, reddedilmiş olarak hissettiği tekrar eden temalar vardır. Başarılı olmasına rağmen kendisini iş ve aşk konularında tercih edilmeyen kişiymiş gibi hissetmesiyle ilgili kök inançları vardı. Özellikle bir ilişkisi, “kopmuş, zedelenmiş” ilişkiler temasının dışa yansımasaydı.

Bir başka danışanım, boynundaki her fıtıkta aile bireylerinden birini taşıyordu. Annesini, kız kardeşini, erkek kardeşini ve onlardan kaynaklı yükleri sembolize ediyordu fıtıklar. Bu yükler ve aşırı sorumluluk danışanın boynunda taşıyabileceğinden çok fazla ağırlık yaratıyordu.

Bir hastalık çalışıyorsak ben her zaman o hastalığın başladığı zamanda ne olduğu, kişinin aklından hangi cümle geçtiğini ve hissini bulurum. Bu ifade hastalığın bedende neden tutulduğuna dair fikir verir bize. Fıtık aynı zamanda kişinin kendisi ve çevresiyle verdiği savaşı temsil eder. Mükemmeliyetçilerde görülür. Hayatında her şey yolunda gitsin diye çok çaba sarf ettiğini hissedenler, fazladan sorumluluk yüklenenler, özellikle aldatılma hikayesi olanlar, kendini kontrol için çok çabalayanlarda…

Bu bahsettiğim konuları okuduğunuzda sizde bir şeyler titreştiyse ve geçmeyen bir boyun rahatsızlığınız varsa bir uzmandan yardım almanızı öneririm. Eğer bir uzmana erişiminiz henüz yoksa hayatınızı yeniden ele alıp hastalığı nerede neden başlattığınız yönünde düşünmenizi öneririm. Özellikle kendinizi entelektüel yani zihinsel açıdan değersiz hissetme ve kendiniz olmakla ilgili konularınıza bakabilirsiniz.

Hangi ilişki kalp beyin bağlantınızı zedeledi?

Hangi konuda değersizleştirildiniz?

Hangi konuda size yukarıdan bakıldı?

Belki zekanızla dalga geçildi, belki kendinizi aptal hissettiren bir patronunuz oldu?

Belki arkadaşlarınız sizi dışladı?

Belki evleneceğiniz kişinin ailesi tarafından beğenilmediğinizi düşündünüz? Çalıştığınız iş yerinde performansınız yetersiz bulundu?

Bu sorularla ilgili doğru travmalara gidip şu olumlu kalıpları ve bakış açılarını hayatınıza yerleştirmek sizi hafifletecektir.

“Zihnim hafif ve uyumlu.

Kendimi seviyorum ve onaylıyorum.

Kendim olmakta özgürüm.

Kendim olmayı seçiyorum.”

Kaynaklar:

Tüm hastalıkların zihinsel nedenleri, Louise Hay

Evet derseniz olur, Yeşim Kuzu

Küçük beyaz şifa kitabı, Nil Gün

Bioreprogramming ders notları, Isabelle Benarous

Psikoloji, Sinema, Sinematerapi

Corona günlerinde sinematerapi yapan diziler…

Corona günlerindeydik. Hepimiz evdeydik, ayaklarımızı uzatıp, kahvemizi alıp ne zamandır bekleyen kitaplarımızı okumanın tam zamanıydı, öyle değil mi? Böyle düşünmüştük en azından. Ama tam olarak böyle olmadı. Birçok kişi bu süreçte kitap okuyamadıklarını, sadece haberleri takip edip bir şeyler izleyebildiklerini söylediler bana. Başlarda ben de okumakta, odaklanmakta zorlandım açıkçası, sonra biraz “mindfulness” yaparak okumalarıma dönebildim. Şimdi yeniden kitap okumaya dönenleri duyuyorum. Hepimiz aşağı yukarı benzer şeyler yaşıyoruz. Bol bol film, dizi izliyoruz. Ben de bu yüzden bu yazıda size son zamanlarda izlediğim sinematerapi etkisi yapacak dizilerden bahsetmek istedim.

freud

1. Freud (Netflix): Sigmund Freud’un biyografik bir dizisi olarak düşündüğünüzde beğenmeniz mümkün olmayabilir ancak histeri, travma, totem ve tabu, arzu, regresyon, bastırma gibi Freudyen bölüm temaları üzerinden bir suç ve psikoloji dizisi olarak baktığınızda etkilenilmeyecek bir dizi değil. (Eğer Freud’a dair daha gerçekçi bir şeyler izlemek isterseniz, 1962 yapımı Freud: The Secret Passion filmini şiddetle öneririm. Burada hipnoz ve psikanalizin nasıl adım adım geliştiğine ünlü Anna O. vakası üzerinden izliyorsunuz.)

un

2. Unorthodox (Netflix): Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan ve genç bir kadının katı muhafazakar bir Yahudi cemaatından koparak özgürleşmesini anlatan bir mini dizi. Bir Amerika seyahatimde bu cemaate mensup bir uçak dolusu insanla uçmuştım ve onları gözlemleme fırsatım olmuştu. Gerçekten inanılmaz ama bence Esty’nin hikayesi çok da uzak değil bize, ataerkillikten nasibini almış herkesin yüreğine dokunacağına eminim.

ld

3. The Letdown (Netflix):  Yine bir kadın hikayesi ama diğerleri kadar çarpıcı bir konusu yok, hatta çok sıradan ve naif diyebilirim. Yeni anne olmuş sıradan bir kadının annelik ve kadınlık yolculuğunu mizahi bir şekilde anlatıyor. Dizinin kahramanı öyle ideal, mükemmel bir anne değil, hatta biraz uyumsuz biraz huysuz ama son derece doğal ve sevimli. Bir ebeveyn destek grubuna yazılıyor ve hikaye başlıyor. Farklı farklı kadın hikayelerine şahit oluyorsunuz ve şuna varıyorsunuz. Mükemmel annelik diye bir şey yok. Farklı farklı yolculuklar var. The Sisters’dan sonra popüler olmayan, naif hikayelerin anlatıldığı bir Avustralya dizisi daha bulmuş oldum.

ms

4. The Morning Show (Apple TV): Bu Netflix dizisi değil ama yine de internette bulunabiliyor. Henüz bitirmesem de çok beğendiğimi söyleyebilirim. Sabahları yayınlan bir haber programının etrafındaki karakterlerin hikayelerini anlatan bir dizi. Güç, iktidar, cinsel taciz, medyanın kirli ilişkileri, sansür, otosansür, erdemli olmak, “gerçek nedir” gibi temalar üzerinde gezinirken beni en çok etkileyen insan ruhunun karmaşıklığını ve karanlık yanlarını şahane bir şekilde işlemesi…

 

Evrensel Yasalar, Psikoloji, Şifa

Corona’nın İnsanlığa ve Dünyaya Mesajı… 

corona'nın insanlığa ve dünyaya mesajı

Yaşadığımız her şeyin bir anlamı, hizmet ettiği bir şey var. Hepimiz bir yolculuktayız ve bu yolculuk doğrusal olmayan bir çizgide ilerliyor. Bir çark üzerinde seyrediyor yol, daha çok çemberlerden, döngülerden oluşuyor… Geçmiş geleceğe; gelecek de geçmişe sirayet ediyor.

Evrende gerçekleşen her olay bu çarkın döngüsüne hizmet ediyor. Corona virüsü de… Birkaç haftadır bu işaretleri okumaya, fark etmeye çalışıyorum. Bazı başlıklar altında toplamaya çalıştım. Elbette bunlar benim kendi bakış açımdan, kendi çerçevemden gördüklerim. Bir başka göz bundan daha ötesini ya da bir başka mesajları çıkarabilir.

#Hepimizbiriz: Dualiteden birliğe giden döngülerden birindeyiz. Tarihte bunlardan bir çoğunu yaşadık. Çok değil bundan bir iki ay önce savaşla, göçle, depremle ayrı düşüyorduk birbirimizden. Biz vardı, bir de ötekiler… Corona’nın ilk mesajı: “Ayrışarak değil, birleşerek güçleniriz.” Evrende hepimiz özeliz, biriciğiz ama aynı zamanda okyanusta bir damlayız. Dev bir ağacın yapraklarıyız. Hepimiz aslında biriz. Virüs, ırk, dil, din ayırmıyor; hem herkes kurban hem kurtarıcı… Herkes hem kendisinin hem de evrenin kurtarıcısı.

#MusaHızırmeseli: Bazı şeyler göründüğünün tam tersinde bir şeye hizmet ediyor. 11 Eylül’deki ikiz kuleler saldırısı küresel boyutta herkesin aynı anda oradaki insanlar için dua etmesine sebep oldu. Belki de başka hiçbir olay aynı anda tüm dünyanın koşulsuz sevgide birleşmesini sağlayamazdı. Münevver Karabulut, Özgecan Aslan gibi bazı kadın cinayetleri kadın hakları konusunda büyük adımlar attırdı, büyük ölçekli farkındalıklar yarattı.

Hz. Hızır ve Hz. Musa meselini bilirsiniz. Birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Hızır, “Benim yaptıklarıma sabretmeye senin gücün yetmez ya Musa! Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin” der. Hakikaten de Musa, Hızır’ın yaptığı akıl almaz şeylere dayanamaz. Bunların içinde bir gemiyi delmek, bir çocuğu öldürmek ve iki yetime ait bir duvarı düzeltmek gibi şeyler vardır. Hızır zaman ve mekân içinde ileri doğru gitmiş, olabilecek olumsuz neticeleri görmüş ve yine zaman içinde geri dönerek olaylara müdahale etmiştir. Tüm olumsuz görünen eylemlerin arkasında bir anlam, bir sebep vardır. İsteyenler bu kıssanın detaylarını internette aratarak okuyabilirler. Bazen çok olumsuz görünen olayların arkasında görmediğimiz gizil bir anlam vardır.

#Evdekal: Corona’nın bir başka mesajı: Yavaşlamak… Son yıllarda en çok ihtiyacımız olan şey. Durmak, sakin olmak, anda kalmak… Bilinçli farkındalık…  O kadar “yoğunuz”, o kadar “tempoluyuz”, o kadar “işkoliğiz” ki… Yeniden evde en çok da kendi “beden evlerimizde” olmayı öğreniyoruz. Gerçek ilişkiler kuruyoruz belki de. Çünkü hayattaki önceliklerimiz konusunda netleşiyoruz.  Gerçekten bir dostumuzu merak edip soruyoruz: “İyi misin?… Gerçekten iyi misin?” Çünkü sevdiğimiz birini her an kaybedebiliriz. Birini kaybetmeden sevdiklerimizi arayıp sormak, bu saçma kavga gürültüyü, patırtıyı bitirmek…. Ne kadar anlamlı geliyor.

IMG-0536 (1)

İllüstrasyon:Callyjanestudio

#Antikapitalisthareketlerbunlar: Hep birlikte kapitalizme karşı çıkmak… İklimsel değişikliklerin herkesi ama herkesi etkilediğinin idrakine varmak…  Yapmamız gerekenin doğala, minimalliğe, öze dönüş olduğunu hatırlamak… Doğal beslenmek, sürdürülebilir tarım… Atalarımızın topraktan bir ürün almakla ilgili söyledikleri şu önemli sözü ve alışkanlıkları gibi. “Kurda, kuşa, aşa….” Biz bu toprağı diğer canlılarla da paylaşıyoruz. Doğanın dengesini gözetmek zorundayız.

#Kendineyakındanbak:  Kendi ruhuna bak. Ruhunu besleyen şeyler yap. Birçok şey için şükretmeyi öğreniyoruz yeniden… Başta sağlık için… Kendi adıma geçen ayım için şükrediyorum. Ne kadar doluydum ve ne kadar hareketliydim. Hiç beğenmediğimiz o geçen yıl için şükretmek… Hayatta olduğumuz için şükretmek… Yaşlılarımız ve çocuklarımız hayatta olduğu için şükretmek.

#Doğaiçinçal: Daha az insan sokağa; daha az araç trafiğe çıktığı için hava kirliliği azalmış. Doğa kendisine ait olanı geri almaya başlamış diyebilir miyiz? Cagliari limanına yunuslar, Roma’daki çeşmelere ördekler, Venedik’teki kanallara balıklar ve kuğular gelmiş.

İtalya için ayrı bir başlık açmalıyım belki de… Geçen yaz sonu bir haber dinlemiştim. Venedik’e o kadar çok turist geliyormuş ki, artık yetkililer daha fazla turist istemiyormuş. Meydanlar o kadar çok kalabalıkmış ki, neredeyse turistlere artık gelmeyin mesajı vereceklermiş. Benzer bir haber Barcelona’dakim La Rambla caddesi için de duymuştum sanırım. Turistten dolup taşan Avrupa şehirleri ve pek de memnun olmayan yerel halk… Mesaj evrene ulaşmış olmalı ki İtalya bomboş kalan meydanlarıyla resmen hayalet şehre döndü, hastalığın ilk vurduğu Avrupa şehri oldu. Her şeyin birbirini iten çeken enerjilerden olduğunu söyleyip durmuyor muyuz?

#Kültürsanatınönemi: Sinemaya, tiyatroya ya da bir konsere gidemediğimizde bunun hauatımız için ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Online gezilecek müzeler, internette yayınlanan konserler paylaşıyoruz birbirimizle. Özgürce sanat icra etmenin kıymetini anlıyoruz bir kez daha…

#Sağlıktaşiddeteson: Ve Corona virüsünün son mesajı, eşim de doktor olduğu için biraz daha kişisel olacak… Son zamanlarda değerleri ve saygınlıkları düşürülen, birçok şiddet olayına maruz kalan sağlık çalışanları iade-i itibarlarını kazandılar. Onlara ihtiyacımız olduğunu ve hizmetlerinin değerini bir kez daha anladık.

Ne zaman insanlık olarak burada yazdığım tüm bu olumlu değerlere ve erdemlere kalıcı olarak, şartsız koşulsuz sahip olacağız, o zaman bunları yaşamak için olumsuz deneyimlerle sınanma zorunluğundan özgürleşeceğiz. Koşulsuz sevgi, birlik, şükür, kabul, sağlığın kıymetini bilmek, minnet…. Tüm bunlar daima bizimle olsun.

Psikoloji, Psikoterapi, Sinema

Irishman: Bir yaşlanma hikayesi…

***Dikkat: Irishman filmi hakkında spoiler içerir, filmi izlemediyseniz ve izleyecekseniz yazıyı okumayın…***

irishman

Bir insan nasıl bir psikolojiyle kendi mezarını kazar? Irishman (2019) filminde Robert De Niro’nun canlandırdığı Frank Sheeran savaşta esir aldığı iki askere az sonra onları öldürüp gömeceği çukuru kazdırırken bu soruyu merak eder. Evrende hiçbir soru yanıtsız kalmaz.  Frank de sonunun nereye varacağını bile bile mafya dünyasına girer ve sonunda kendi tabutuyla, mezarını satın almak durumunda kalır. Tüm trajik kahramanlar gibi kendi kaderinden kaçamaz…

Her şey seçimlerimizden ibaret… Film de en çok seçimlerimizi anlatıyor. Geçtiğimiz eşikleri, girdiğimiz dönüşü olmayan yolları, verdiğimiz sözleri ve şeytanla yaptığımız takasları… Frank, filmin an başında çalıştığı kamyondan et çalarak bir seçim yapıyor.  Bu eylemi onun mafya avukatı ile tanışmasına ve oradan mafya ailesinin içine girmesine sebep oluyor. Buradan sonra kendisine ait bir iradesi kalmıyor. En yakınının ölüm fermanına kendisi de bir imza atıyor. “Herkes öldürür sevdiğini” misali… Tüm seçimlerinin bedelini de yaşlılığında trajik bir şekilde ödüyor.

Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramına göre insan hayatı sekiz evreden (döngüden) oluşuyor. Her dönemin içinde belli çatışmalar, aşılması gereken krizler var. Her bir evrede çatışma aşılıp bir sonraki evreye geçilmeli ki gerçek bir olgunlaşma yaşansın. Aksi takdirde ömür boyu kişinin yaşantısını etkileyecek tehditler söz konusu oluyor. Filmde Robert De Niro’nun yirmi dört yaşından seksenli yaşlarına kadar muhteşem bir şekilde canlandırdığı Frank Sheeran, üretkenlik çağı olan yedinci dönemde o kadar çok yıkıcı eylemde bulunuyor, o kadar çok cinayet işliyor ki sekizinci evre olan yaşlılık evresinde huzurlu bir son bulması da mümkün olmuyor. Ne ailesiyle ilişkiye girebiliyor ne de hakkıyla nedamet getirebiliyor.

the-irishman-review

The Irishman (2019)

Erik Erikson’dan sonra eşi Joan Erikson kurama dokuzuncu evreyi eklemiş. Çünkü Erikson kuramı geliştirdiğine henüz seksenli yaşlarına gelmemiş. Dokuzuncu evre bağımsızlık ve kontrol yetisinin zayıflamasını, yaşlı insanın öz saygısının ve kendine güveninin azalmasını anlatıyor. Boyun eğme ve kabullenme dönemi bu. Epik bir mafya filmi olan Irishman’de bu dokuzuncu evre de mevcut… Artık seksenlerindeki Frank bir huzur evinde, tekerlekli sandalyede, kızı tarafından reddedilmiş, etrafındaki herkes ölmüş ya da öldürülmüş… Kendisi ne ölebiliyor ne de kalabiliyor. Tek ziyaretçisi bir papaz… Bir döneme damgasını vurmuş bütün o gangasterler, babalar, aktörler artık Frank’in zihnindeki titrek birer mum ışığı… Birer silüet sadece… Trajik kahramanın zihnine sıkışmış hayaletler… Araf gibi bir yaşlılığın mahkumiyeti de ağır oluyor…

 

 

 

Psikoloji, Psikoterapi

İçe bakışın gizemi

dream-3871214_960_720
Tatiller, yazlık yerler, su kenarları, mola verilen mekanlar iyi gözlem yerleridir. İlk etapta bilinçsizce, çabasızca ve akışta gözlemlerim insanları, anne-babaları, çocukları… Eskiden bir sosyolog-senarist bakışıyla -hikayelerin peşinde- izlerdim insanları, şimdi daha ziyade psikolojik, terapötik bir bakışla yapıyorum bunu. “Gerçek yok, yorum var” diyor Nietzsche. Ben de “dışarıyı anlamak için içeriyi anla” diyorum. Her bilgi, her gözlem içsel referanslarımızla geliyor bize. İnsan ruhunu anlamak için önce kendi içime bakıyorum. Senaryo yazarken de kullanırım bu tekniği. Anılar kütüphanemden benzer bir olayı bulup çıkarır, bu empatiyle yaklaşırım durumlara, kişilere. Bunu bilmeden, içgüdüsel olarak yapıyormuşum; daha sonradan öğrendim ki terapide H. Kohut yaklaşımıymış bu. Kohutçu bakışa göre yaralı bir terapistten daha iyi bir şifacı oluyor.
Bu uzun tatilde önüme çıkan mutsuz anneler yazdırıyor bana bu yazıyı. Gözlemlediğim şu: Herhangi bir terapi sürecinden (ya da bir kendini tanıma, bilinçaltı dönüşüm, psiko-enerji teknikleri, yoga-beden farkındalığı gibi araçlardan… ) geçmemiş kişilerde travmalar tekrar ediyor. Freud buna geçmişin tekrar etme zorlantısı diyor. Bir çocuk pre-ödipal ya da ödipal dönemde, yani 0-7 yaş sürecinde duygularını içine atarsa bu tekrara dönüşüyor.  Hem de ne tekrar… Sisifos’un laneti gibi, dev bir kayayı hayat boyunca dağın zirvesine taşımak zorunda kalabiliyorsunuz. Peki geçmişin tekrarı ne zaman ortaya çıkıyor? Bakın burası çok hayati… Şu üç olayda ortaya çıkıyor 1) Evlendiğinizde 2) Çocuk sahibi olduğunuzda 3) Anne-baba kaybında veya onların kanser gibi önemli bir rahatsızlıkları olduğunda..
SISIFOS
Sisifos’un laneti
Çalışmalarımızda sıklıkla bana sorulan “neden ben?”, “neden böyle oluyor?” “neden şimdi?” sorusunun yanıtı bu. Çünkü böyle programlanmışız. Bütün hayatımız anne-baba-kardeş travmalarının tekrarından ibaret. Freudyen kuram da bunu söylyor nesne ilişkileri kuramı da… Bu üç önemli dönüm noktası -hadi saatli bomba kadar sert bir benzetme yapmayalım ama- kurulu bir çalar saat gibi içimizde bir yerlerde zilini çalmayı bekliyor.
Siz kendi travmanızı çözmezseniz bu çocuğunuza geçiyor. Anne olunca depresyona giriyorsunuz, evlenince kilo almaya başlıyorsunuz veya ebeveyniniz hastalandığında cinsel işlev bozukluklarına kadar giden sorunlar yaşıyorsunuz. Benim kendi zilim evlendiğimde çalmıştı, mutlu bir evlilik yapmama rağmen, o ana kadar bildiğim tüm dünya yıkılmıştı, başta Thetahealing olmak üzere diğer psiko-enerji araçlarıyla, sonra da psikoterapi eğitimimle yeniden inşa ettim dünyamı. Hala da bu inşa süreci devam ediyor. Bunun bir yolculuk olduğunu unutmayalım. Peki tüm bunların anlamı ne? Neden travmalar biz evlendiğimizde, çocuk sahibi olduğumuzda ya da anne babamız hastalandığında ortaya çıkıyor? Travmayı çöz diyor aslında hayat bize. Travmayı çöz ve özgürleş. Cem Keçe hocamın söylediği gibi “kadere boyun eğersin; yazgıyı değiştirebilirsin.” O, “yazgı” kavramını travmalarla tekrar eden döngüler olarak kullanıyor burada. O yüzden çocuklarınızı oyun terapisine götürmelisiniz diyor. Kendilerini ve duygularını ifade etsinler ki geleceklerine içlerinde gömülü mumyalar taşımasınlar.
library-68633_960_720
Psikoterapide sık sık değindiğimiz gibi üç doğum var. Birincisi içine doğduğumuz anne baba, ikincisi evlilik, üçüncüsü ise terapi odası… “İlk iki doğumu kaçırdık, en azından şu üçüncü doğum fırsatını kaçırmayalım” demişti hocam. Gerçekten de terapiden geçenlerin görünür bir farkı oluyor. İçgörüleri daha gelişmiş oluyor. İçe bakış her zaman geriye bakıştır” diyen Sarte ne güzel ifade etmiş… İçe dönüşleriniz bol olsun.
Psikoloji

Plajlara başka bir bakış…

photo-1557871857-4b140ee1956b

Bir tatil kasabasında sıcak bir haziran günü… Sezon henüz tam olarak başlamamış, plajlar henüz dolmamış. Az sonra elinde tripodu ve telefonuyla güzel, bakımlı, saçları yapılı genç bir kadın giriyor kadrajıma. Üzerinde uçuş uçuş bir plaj elbisesi… Modaya uygun bir hasır şapka ve hasır bir de çanta takmış… Önce denizin fotoğrafını çekecek zannediyorum. İskelede kamerasını kurup salına salına yürüyormuş gibi yaparak kendini çektiğini anlamam uzun sürmüyor. Rüzgar elbisesini dalgalandırıyor. Güneş, deniz ve rüzgar da eşlik ediyor ona… Güzel kareler yakaladığını tahmin edebiliyorum. Buraya kadar her şey normal. Muhtemelen bir “influencer” ya da instagramda moda sayfası olan bir kişi. İşinde uzman görünüyor, zaten bu bahsettiğim çekim yarım dakika bile sürmüyor. Devamında bir koşturmaca başlıyor. Genç kadın gidip kostümünü değiştiriyor. Yine çok şık, transparan bir plaj elbisesi ve onunla uyumlu bikinisini, terliğini..vs giyiyor. Bu kez ekip arkadaşı çekiyor fotoğraflarını. Hamakta yatıyormuş gibi yapıyor, denize iskeleden elini uzatıyormuş gibi, güneşleniyormuş gibi… Ama bunların hiçbirini aslında yapmıyor. Bu dediklerim de en fazla bir iki dakika içinde tamamlanıyor ve saniyeler içinde çekip gidiyorlar. Şimdi burada bir tuhaflık yok mu? Yaşamış gibi yapmakla yaşadığın bir anın tadını çıkarırken o anı kalıcılaştırmak arasında bir fark yok mu?

Amacım asla intagram, facebook, pinterest gibi sosyal medya uygulamaları üzerinden iş modeli yaratanlara ya da içerik üreticilerine sataşmak değil… Onların içinde de güzel hikaye anlatıcıları var. Günümüzün hikaye anlatıcıları onlar bence. Ama dedim ya… Örneklerini giderek artan şekilde gördüğümüz bu tarzın hikaye anlatıcılığıyla yakından uzaktan bir ilgisi yok… Çünkü ortada bir hikaye yok. Ortada çok mekanik, robotumsu, bir çırpıda yapılıp edilen bir şey, yalan bir dünya var.

Bu fotoğrafları sayfasına koyup da yaşamış gibi anlatıyorsa ve birtakım gençler buna özeniyorsa hakikaten burada bir sorun var bence. Şahsen ben de bu tarz çekimlerde bir parça da olsa gerçeklik vardır diye düşünenlerdendim. Neyse ki bu konuda yazanlar da arttı. Özellikle işin içinde olup, o dünyanın içindeki ikiyüzlülüğü anlatanlar var. İşini samimiyetle yaptığını düşündüğüm içerik üreticilerinden Gözde Tezer bir paylaşımında, ilki uygulama ile rötuşlanmış ikincisi ise doğal halini gösteren iki fotoğraf paylaşıp, “eskiden olanı paylaşırdık, şimdi olması gerekeni paylaşıyoruz” diyor. Araştırmalara göre instagram gençleri en depresif hissettiren sosyal medya alanıymış. Çocuğuna bile fotoşop yapanların olduğunu söylüyor Tezer.

photo-1543604597-abe579d7bbd4

Buradan yola çıkarak biraz araştırma yapıyorum. Çünkü bu bir toplumsal değişim bence. Kadın imgesinin metalaştırılması zaten çok eskiye dayanan bir konu. Cosmopolitan gibi kadın dergileriyle başlayan süreç, reklamlarla promote edildi, sonra dizilere sonra da dijital mecraya (bir anlamda zihinlerimize) sirayet etti. Okuduğum araştırmalardan birinde sosyal medyanın yoğun kullanımının ileride yalnızlığa ve depresyona yol açtığına dair bulgulardan söz ediliyordu. İki Alman üniversitesinin araştırmalarına göre ise, başka kullanıcıların profillerini pasif bir şekilde takip eden birçok kişi, özellikle de tatil fotoğraflarına bakarken kıskançlık ve kin duyguları besliyormuş.

Hepimizin “persona”ları var. Persona (maske) Carl Gustav Jung’a göre bireyin dış dünya ile ilişkilerinde uyum sağlaması ya da başa çıkabilmesini sağlayan sistemin adıdır. Persona, çocukluk yıllarında ebeveynlerin beklentilerine uygun davranma ihtiyacından doğup gelişir. Persona aynı zamanda başkalarına nasıl görünmek istediğimizi de ifade eder. Bu bağlamda herkes belli bir ölçüde persona geliştirir, bu bizim ruhsallığımızın bir parçası. Geliştiremezsek zaten huzursuz, kaba, saldırgan olma ihtimallerimiz artar. Ancak personanın aşırı gelişmiş olması da kişiyi kendi kendine yabancılaştırır. Yani gerçek kimliğin ile topluma yansıtmaya çalıştığın personan arasındaki mesafe açılırsa kendinden uzaklaşırsın. İşte burada sorunlar başlar. Üstelik bir insanın samimi olup olmadığını anlamak temel duyularımız dışında psişik bir algılama olduğu için aslında hepimiz gün içerisinde bu ölçümleri sayısız kez yapıyoruz.

Lacan gerçeklikle ilgili üç düzey tanımlıyor. Hakiki, imgesel ve simgesel olarak kodlanan. İmgesel düzeyin hakikinin önünde kodlandığı durum gerçek algımızın da manipüle edilmeye başlandığı an ki; eyvah evyah…

Elbette en başta içine doğduğumuz ailemizin, sonra okuduğumuz okulun, hatta ilkokul öğretmenimizin, içinde yetiştiğimiz toplumun kısacası personamızın bir tasarımıyız. Hepimiz bir tasarımız… Yeter ki bu tasarım öze gölge düşürmesin…

 

 

 

Psikoloji

Bağlanma Stillerimiz: Kediler Üzerinden Antromorfik Bir Okuma

Uyuma şekillerine göre yapılan karakter analizlerini bilirsiniz. Bir insanın alışkanlık olarak yüzükoyun, sırt üstü veya cenin pozisyonunda yatması onun karakteri hakkında bazı bilgiler verebilir bize. Ben de benzer bir esinlenmeyle evimizin tatlı sakinlerinin uyuma pozisyonlarının verdiği ilhamla psikolojinin önemli kuramlarından biri olan bağlanma stillerinden bahsedeceğim.

Processed with MOLDIV

Bebeklik dönemi yani 0-2 yaş aralığı bir çocuğun fiziksel, zihinsel ve duygusal yönden en hızlı geliştiği dönem. Kuramcı John Bowlby’ye göre anne ve bebek arasında bu yıllardan gelişen bağlanmanın türü sağlıklı ruhsallığın en temel belirleyicisi. Bu yıllarda anne ile kurulan bağ, çocuğun kişiliğinin önemli bir parçasını oluşturuyor ve bu özellikler hayat boyu neredeyse değişime karşı direnç gösteriyor.

Burada “anne” kavramı yalnızca biyolojik anne değil, bakım veren her kişi anlamına geliyor. Baba, büyükanne, bakıcı da rahatlıkla “anne” rolünü üstlenebilir yani. En temel şekliyle “anne”, bakım verme, emzirme, temizlik, giydirme, dokunarak sevgi verme ve oyun oynama gibi işlevleri yerine getirir. Bunlardan birinde ya da birkaçında sorun olduğunda anne ve bebek arasındaki güvenli bağlanma zedelenebilir.

Bowlby’ye göre bağlanma, anne ile doyum ve zevkin olduğu, sıcak, yakın ve sürekli bir ilişki olduğu zaman oluşuyor. Şimdi tek tek bu bağlanma stillerine ve insan yaşamındaki yansımalarına bakalım. Tabii ki konu mankenlerimiz üzerinden…

Güvenli Bağlanma/Kendine Güvenen İnsan/“OSMAN”: Annesiyle güvenli bağlanma yaşayan kişiler hem kendilerini hem başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yani her şeyin üstesinden gelebilirler. Kedimiz Osman evin en olgun kedisi. Fotoğrafta en zayıf noktasını, yani göbeğini açarak uyuduğunu görüyoruz ki sıklıkla böyle uyur. Kendini güvende hissettiği aşikar. Hem kendine hem hayata güveniyor Kedi Osman. Eşim, Osman’ı daha yavruyken sahiplenmiş, tüm ihtiyaçları sevgiyle görülmüş, ikisi arasında çok özel bir bağ kurulmuş. Bu yüzden Osman’ın bağlanması “güvenli” olmuş. Hem sevgiyi alıyor hem de veriyor. Tam bir kucak kedisi… Hep söylediğim gibi dünyadaki tüm savaşları durdurabilecek kadar iyilik, güzellik barındırıyor içinde.

Kaygılı (Korkulu) Bağlanma/ Kendine Güvensiz İnsan/ “KÜÇÜKOS”: Kaygılı bağlanma grubuna ait olan kişiler kendilerine de başkalarına da güvenmezler. Çünkü çocukluklarında anneleriyle uygun bir mesafe bırakan bir ilişki kuramamışlardır. Ya annelerine yapışmışlar ya onlardan kopmuşlar ya da bu ikisi arasında yalpalamışlardır. Ailenin en küçüğü Küçükos buna iyi bir örnek. Hakikaten de annesi Gece’ye yapışık bir yavruydu. Şu anda yetişkin bir kedi olmasına rağmen hala daha annesine bağımlıdır. İnsanlarla ilişkisinde ise yabanidir; kesinlikle kendisine dokundurmaz, sevdirmez, hiçbir zaman güvende hissetmediği için hep arkasını kollar, sürekli tetiktedir. Çok nadiren sırt üstü yattığına şahit olmuşuzdur. Bunun sebeplerinin doğar doğmaz evin erkek kedisi tarafından itilip kakılması ve biraz büyüdükten sonra Cihangir’de beşinci kattaki dairemizin balkonundan aşağıya düşmesi olduğunu düşünüyoruz. Küçükos o travmayı bir türlü atlatamadı. Cenin pozisyonunda kendini dışarıya kapatarak uyuması bağlanma stilini gayet net anlatıyor.

Kayıtsız Bağlanma/”Issız Adam” Sendromu/ “GECE”: Bu gruba giren kişiler kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Tipik Gece’nin davranış şekli… “Ben iyiyim ama başkaları kötü…” Gece evimizin en sıradışı kedisidir. Travmalı bir doğumu olmuştur. Tüm kardeşleri doğumda ölür, Gece plasentasıyla birlikte doğmasına rağmen hayatta kalır. Siyam olan annesi onu zorla emzirir, ama asla çocuğu olarak kabul etmez, tüm çabalarımıza rağmen de sonunda terk eder. (Annesinin Gece’yi terk etmesinden sonra günlerce evin içinde miyavlaması ve annesini araması hakikaten iç parçalayıcıydı.) Ne var ki Gece annesini yerine beni koyar, bu yüzden benim dışımda kimsenin kucağına gitmez. Asabi bir kedidir, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Tıpkı kayıtsız bağlanan kişiler gibi bağımsızlığına düşkündür. Eve yabancı bir insan geldiğinde anında yok olur, saklandığı yeri asla bulamazsınız, kendine has bir dünyası, gizli köşeleri ve farklı yemek alışkanlıkları vardır. Söz konusu insanlar olduğunda, kayıtsız bağlanan insanların da ilişki kurma konusunda biraz “Issız Adam” gibi davrandıklarını görürüz. Mesela işkolik birinin kayıtsız bağlanmış olması muhtemeldir; yoğun iş temposunu bahane ederek aslında ilişkilerden kaçar. Halbuki asıl sebep gayet de narsistlikleri olabilir. Gece’nin uyuma stili de (ayaklar çapraz, kuyruk içeride, ne rahat ne gergin) kendi karakteri gibi biraz karmaşık.

Hocam Cem Keçe doğru bağlanma türünün güvenli bağlanma olduğunu, bunun hayata ve insana duyulan güven duygusu anlamına geldiğini; bir anne baba tarafından çocuğa verilmiş en büyük ödül olduğunu söyler. Belki de şanslı doğmanın tanımı bu bağlamda yeniden yazılmalı.

Progression_Louis_Wain_IllustrationChronicles_1500

Louis Wain’in kedi tasarımlarındaki değişim

Psikoloji ve kedi deyince aklıma Louis Wain’in antromorfik yani insan özellikleri taşıyan kedi tasarımları geldi. Louis Wain, yaptığı sıradışı kedi resimleriyle tanınan ve kendisine şizofreni teşhisi koyulmuş bir İngiliz ressam. Başta kanser olan karısını eğlendirmek için komik kedi resimleri çizmeye başlıyor. İlk dönem çalışmalarındaki sevimli, iri gözlü sempatik kediler hastalığından sonra daha parçalı, daha fantastik çizimlere dönüşüyor. 57 yaşından sonra Louis Wain’in eserlerine gösterilen ilgi artıyor. Kedili kartpostalları Victoria Dönemi’nde oldukça popüler oluyor. Louis Wain’in kedi resimlerinde psikopatolojinin yaratıcılık üzerindeki etkisini görüyoruz. Tabii bu yaratıcılığa ilham veren şeyin hastalık ve yetenek olduğu kadar “kedi sevgisi” olduğunu da unutmamak lazım. Bana bu yazı için fikir verdikleri gibi tarih boyunca edebiyat, resim gibi alanlarda sanatçılara muhteşem ilhamlar veren bu güzel varlıklara şükranlarımı sunuyorum.

  • “Senden Nefret Ediyorum Ne Olur Beni Terk Etme – Borderline&Sınır Durumda Yaşamak, Cem Keçe, Pusula Yayınevi, 2016
  • Cem Keçe Ders Notları
Eğitimler, Psikoloji

Suçladığınız insanların acılarına bakmak…

forgive

İnternet üzerinden yapılan “Waking Up in the World” başlıklı on günlük bir seminerin duyurusunda Clarissa Pinkola Estes’in adını okuyunca hemen kayıt oldum. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı birçok kadının hayatına dokunduğu gibi benim de başucu kitaplarımdandır. Clarissa Pinkola Estes’e hem Jungcu analizleriyle hem de hikayeler yoluyla yaptığı sağaltımlarından dolayı hayranım. Bahsettiğim seminerde sunum yapacak bir diğer isim de Eckhart Tolle. “Şimdinin Gücü” kitabını da okumayan yoktur herhalde. Kişisel gelişim kitaplarının atası gibi bir kitaptır üstelik derindir de. Özetle katılımcıları incelerken diğer eğitmenlerin de sunumlarına göz atmak ve takip edemeyenler için buradan notlar, konu başlıkları paylaşmaya niyet ediyorum.

Tara

İlk günün konuşmacılarından Amerikalı klinik psikolog ve yazar Tara Branch kalpleri yatıştırmak ve suçlama zorunluluğundan serbest kalmak üzerine konuştu. Hepimizde negatifliklerden beslenmeye karşı bir eğilim var. Ya kendimizi suçluyoruz ya da başka birini. Yani kötü ötekileri… Neden? Çünkü bize yeterince iyi davranmadılar, ihtiyaçlarımızı gidermediler ya da en basitinden bizim istediğimiz gibi insanlar olmadılar. Güvensizlik, korku ve öfkeden başka bir şey getirmeyen suçlama halleri. Branch elbette sağlıklı öfkeyi suçlamadan ayırıyor. Sağlıklı öfke, ihtiyaç duyduğumuz bir şey diyor: Hayatta kalmak için, bizi uyarmak, harekete geçirmek, engellerle mücadele etmek için gerekli. Ama birini suçlamak; işte bu bize hizmet etmeyen bir şey. Yapılan araştırmaların sinirli olmanın, birilerini suçlamanın DNA’mızdaki (kromozomlardaki) telomerleri kısalttığını dolayısıyla daha hızlı yaşlandığımızı söylüyor.

Peki ne yapmalıyız? Önce öfkeden ve suçlama zorunluluğundan serbest kalmaya niyet etmeliyiz. Sonra Tara Branch’ın önerdiği şu uygulamayı deneyebiliriz. Sizi hayatta en çok zorlayan, en çok sinirlendiren, en çok suçladığınız kişiyi düşünün. Hatta önce derin nefeslerle kendinizi rahatlatın, gözünüzü kapatın ve o kişiyi gözünüzün önüne getirin. Kendinize şunu sorun. “Eğer onu suçlamazsam bana geriye hangi duygu kalırdı?” Yani suçlama tamamen kalktığında hangi yaran ortaya çıkıyor?”

-İncinmişlik?

-Hayatın adaletsizliği?

-Tehdit edilme?

-Korunmasız hissetme?

-Korku?

Bizim de ThetaHealing’de sorduğumuz “………. (bunu) yapmazsan en kötü ne olur?” sorusuna benzettim ben bunu. “O kişiyi suçlamazsan en kötü ne olur?” Suçlama sayfasını yırtıp attığında ya da boyayı üstten kazımaya başlayıp pentimento gibi katman katman açtığında orada yaranın adı yazıyor. Üstüne gitmen gereken duygu işte o… Branch kendinden örnek veriyor. Amerika’nın Irak’a savaş açtığı yıllarda yoğun bir şekilde yöneticileri suçladığı, isyan ettiği bir dönem olmuş. Aynı soruyu sormuş kendine, “bu duygu giderse geriye ne kalır?” diye… Ve duygusunun “korku” olduğunu bulmuş. Savaş ve şiddet döngüsünün içinde yer almaktan korkuyormuş. Bu yüzden savaş karşıtı bir protesto grubuna katılmış. Fakat bu grup “suçlamaktan” değil “sorumluluk almaktan” beslenen bir grupmuş. Protestolarında örneğin, Iraklı annelerin fotoğraflarını gösteriyorlarmış. Kısacası suçlama dilinden uzakta farkındalık yaratmaya çalışmışlar.

Altta yatan asıl duyguyu bulduktan sonra işimiz bitmiyor henüz. Yine karşımızdaki kişiye odaklanmamız gerekiyor. Ve o kişinin acısını, çektiği ıstırabı görmeye çalışın. Bu kişinin hikayesi ne, nereden geliyor? Onun da bir acısı, sıkıntıları hatta yaraları var. İşte bunu fark ettiğinizde öfke ortadan kalkıyor diyor. İntikam duygusu da… Çok güzel bir alıntıdan bahsediyor. “İntikam kederin tembel bir formudur” diyor. Esasında intikam için harcadığımız enerjinin onda birini intikamı bırakıp yerine affetmeyi koyarken harcamıyoruz.

5-mins-of-heaven

Five Minutes of Heaven (2009) / Yönetmen: Oliver Hirsbiegel

Bütün bu konuşmalar onlarca intikam temalı film arasından beni eski yıllarda festivalde izlediğim Liam Neeson’ın oynadığı bir İngiliz filmine götürdü. Five Minutes of Heaven (Cennette Beş Dakika). Film Kuzey İrlanda’nın çalkantılı 70’li yıllarıyla ilgili. Protestan kanattan 17 yaşındaki bir genç Alistair (Liam Nelson) Katolik kanattan kendisiyle aynı yaşlarda bir başka genci öldürüyor. Ve öldürülen gencin küçük kardeşi Joe, abisi öldürülürken hiçbir şey yapamadığı için yıllarca kendini suçluyor. 25 yıl sonra bir televizyon kanalı işte bu iki kişiyi yüzleştirmek, acılarını, hissettiklerini paylaşmaları amacıyla için bir araya getiriyor. Abisini kurtaramamamın acısını ömrü boyunca çeken Joe (James Nesbitt) Alistair’dan intikam almak için programa katılmayı kabul ediyor. Ondan akacağı intikamı “beş dakikalığına cennette olmak” olarak tanımlıyor. Alistair ise yıllardır gözlerinin önünden gitmeyen o çocuğun bakışlarını unutmak, hatasını telafi etmeye çalışmak, vicdanını biraz olsun rahatlatmak için katılıyor programa. Film boyunca iyi ve kötü kim, kim kurban kim zorba gibi sorular arasında gidip geliyorsunuz.

Oysa affetmek, salıvermek, kalbi rahatlatmak öyle kolay bir seçim ki… Asıl “beş dakikalık cennet” orada galiba.